Notit

Notit

Notit Telefonunuzda !

Notit mobil uygulaması yayınlandı !

 

► Notit web sitesine telefonunuzdan tek tık ile ulaşabilirsiniz.

► Aylık Bilim Dergisi’ni Notit uygulamasındaki menünden okuyabilirsiniz.

► Bütün Notit yazıları ve bütün aylık bilim dergisi sayıları internet ile aynı anda telefonunuzda.

 

Notit mobil uygulamasını indirmek için afiş görseline tıklayabilir ya da Google Play Store’da Notit – Bilim İçerikleri ismi ile aratabilirsiniz.

 

Notit Telefonunuzda ! Read More »

Düzensiz Genç Galaksiler Nasıl Büyür ve Olgunlaşırlar?

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 29.08.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

İsveç’teki Lund Üniversitesi’ndeki bir araştırma ekibi, bir süper bilgisayar simülasyonu kullanarak, 13,8 milyar yıllık bir süre boyunca bir galaksinin gelişimini takip etmeyi başardı. Çalışma, yıldızlararası ön çarpışmalar nedeniyle genç ve kaotik gökadaların zamanla Samanyolu gibi sarmal galaksilere nasıl olgunlaştığını gösteriyor.

13,8 milyar yıl önceki Büyük Patlama’dan kısa bir süre sonra, Evren asi bir yerdi. Galaksiler sürekli çarpıştı. Devasa gaz bulutlarının içinde muazzam bir hızla yıldızlar oluştu. Bununla birlikte, birkaç milyar yıllık galaksiler arası kaostan sonra, asi, embriyonik galaksiler daha istikrarlı hale geldi ve zamanla iyi düzenlenmiş sarmal galaksilere dönüştü. Bu gelişmelerin kesin seyri, uzun zamandır dünya astronomları için bir gizem olmuştur. Ancak, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society’de yayınlanan yeni bir çalışmada, araştırmacılar konuya bir noktaya kadar açıklık getirmeyi başardılar.

Araştırmacıların Söyledikleri Araştırmaya Işık Tutuyor

Lund Üniversitesi’nden astronomi araştırmacısı Oscar Agertz, “Bir süper bilgisayar kullanarak, Büyük Patlama’dan bu yana bir galaksinin gelişiminin ve genç kaotik galaksilerin nasıl düzenli sarmallara dönüştüğünün ayrıntılı bir resmini sunan yüksek çözünürlüklü bir simülasyon oluşturduk” diyor.

Oscar Agertz ve Florent Renaud liderliğindeki gökbilimciler, çalışmada başlangıç ​​noktası olarak Samanyolu’nun yıldızlarını kullanıyor. Yıldızlar, uzak dönemler ve oluştukları ortam hakkındaki sırları ifşa eden zaman kapsülleri görevi görürler. Çeşitli kimyasal elementlerin konumları, hızları ve miktarları bu nedenle bilgisayar simülasyonlarının yardımıyla kendi galaksimizin nasıl oluştuğunu anlamamıza yardımcı olabilir.

“İki büyük gökada çarpıştığında, muazzam yıldız oluşturan gaz akışı nedeniyle eskisinin etrafında yeni bir disk oluşturulabileceğini keşfettik. Simülasyonumuz, eski ve yeni disklerin birkaç milyar yıllık bir süre içinde yavaş yavaş birleştiğini gösteriyor. Lund Üniversitesi’nde astronomi araştırmacısı Florent Renaud, “Bu, yalnızca kararlı bir sarmal gökadayla değil, aynı zamanda Samanyolu’ndakilere benzer yıldız popülasyonlarıyla da sonuçlanan bir şey” diyor.

Yeni bulgular, gökbilimcilerin Samanyolu’nun mevcut ve gelecekteki haritalarını yorumlamalarına yardımcı olacak. Çalışma, ana odak noktasının büyük gökada çarpışmaları arasındaki etkileşim ve sarmal gökada disklerinin nasıl oluştuğu üzerine olacağı araştırma için yeni bir yöne işaret ediyor. Lund’daki araştırma ekibi, araştırma altyapısı PRACE (Avrupa’da Gelişmiş Bilgi İşlem Ortaklığı) ile işbirliği içinde yeni süper bilgisayar simülasyonlarına şimdiden başladı.

Oscar Agertz, “Mevcut çalışma ve yeni bilgisayar simülasyonlarımızla, Samanyolu’nun Evrenin başlangıcından bu yana büyüleyici yaşamını daha iyi anlayabileceğimiz anlamına gelen pek çok bilgi üreteceğiz.” diyor.

 

Kaynakça & İleri Okuma

Çeviri | Scıence Daıly

Başlık Görseli | Pıxabay

Düzensiz Genç Galaksiler Nasıl Büyür ve Olgunlaşırlar? Read More »

Jüpiter’in ‘Enerji Krizinin’ Ardındaki Sır Açıklandı

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 21.08.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama kuma Süresi: 6 dakika

Nature dergisinde yayınlanan araştırma, Jüpiter’in yıllardır gökbilimcilerin kafasını karıştıran ‘enerji krizinin’ çözümünü ortaya koydu. 

Leicester Üniversitesi’ndeki uzay bilimciler, Jüpiter’in atmosferik ısınmasının ardındaki mekanizmayı ortaya çıkarmak için Japon Uzay Ajansı (JAXA), Boston Üniversitesi, NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi ve Ulusal Bilgi ve İletişim Teknolojileri Enstitüsü’nden (NICT) meslektaşlarıyla birlikte çalıştı.

Hawai’deki Keck Gözlemevi’nden gelen verileri kullanarak,  gaz devinin üst atmosferinin en ayrıntılı ancak küresel haritasını oluşturdular ve ilk kez Jüpiter’in güçlü auroralarının gezegen çapında ısıtma sağlamaktan sorumlu olduğunu doğruladılar.

Dr. James O’Donoghue, JAXA’da araştırmacıdır, doktorasını Leicester’da tamamlamıştır, araştırma makalesinin baş yazarıdır. Dedi ki:

“İlk olarak Leicester Üniversitesi’nde Jüpiter’in en üst atmosferinin küresel ısı haritasını oluşturmaya başladık. Sinyal, o zamanlar Jüpiter’in kutup bölgelerinin dışında herhangi bir şeyi ortaya çıkaracak kadar parlak değildi, Ancak bu çalışmadan öğrenilen derslerle, birkaç yıl sonra Dünya’daki en büyük, en rekabetçi teleskoplardan birinde zaman sağlamayı başardık.

“Keck teleskobuyla ayrıntılı sıcaklık haritaları ürettik. Önceki çalışmalardan beklendiği gibi, aurora içinde sıcaklıkların çok yüksek başladığını bulduk. Şimdi Jüpiter’in aurorasının, gezegenin alanının %10’undan daha azını kaplamasına rağmen, her şeyi ısıtıyor gibi göründüğünü gözlemleyebiliyoruz.”

Dr. Tom Stallard ve Dr. Henrik Melin, Leicester Üniversitesi Fizik ve Astronomi Okulu’nun bir parçasıdır. Dr. Stallard ekledi:

“Güneş sistemimizdeki her Dev Gezegenin tepesindeki ince atmosferde çok uzun süredir devam eden bir bilmece var. Son 50 yılda, her Jüpiter uzay görevinde, yer tabanlı gözlemlerle birlikte, sürekli olarak ekvator sıcaklıklarını çok yüksek ölçtük.

“Bu ‘enerji krizi’ uzun süredir devam eden bir sorundur – modeller, auroradan ısının nasıl aktığını doğru bir şekilde modelleyemiyor mu, yoksa ekvator yakınında bilinmeyen başka bir ısı kaynağı mı var?

“Bu makale, bu bölgeyi nasıl daha önce görülmemiş ayrıntılarla haritalandırdığımızı açıklıyor ve Jüpiter’de ekvatoral ısıtmanın doğrudan auroral ısıtma ile ilişkili olduğunu gösteriyor.”

Araştırmacıların Söyledikleri Doğrultusunda Araştırmayı Açıklayalım

Aurora, yüklü parçacıklar bir gezegenin manyetik alanına yakalandığında meydana gelir. Işık ve enerjiyi serbest bırakmak için atmosferdeki atomlara ve moleküllere çarparak gezegenin manyetik kutuplarına doğru alan çizgileri boyunca spiraller çizerler.

Dünya’da, Aurora Borealis ve Australis’i oluşturan karakteristik ışık gösterisine yol açarlar. Jüpiter’de, volkanik uydusu Io’dan fışkıran malzeme, Güneş Sistemi’ndeki en güçlü auroraya ve gezegenin kutup bölgelerinde muazzam ısınmaya yol açar.

Jovian auroraları uzun zamandır gezegenin atmosferini ısıtmak için başlıca aday olmasına rağmen, gözlemler şimdiye kadar bunu doğrulayamamış veya inkar edememişti.

Üst atmosferik sıcaklığın önceki haritaları, yalnızca birkaç pikselden oluşan görüntüler kullanılarak oluşturulmuştur. Bu, gezegen genelinde sıcaklığın nasıl değişebileceğini görmek için yeterli bir çözünürlük değil fakat ekstra ısının kaynağına dair ipucu veriyor.

Araştırmacılar, farklı uzamsal çözünürlüklerde atmosferik sıcaklığın beş haritasını oluşturdular; en yüksek çözünürlüklü harita, iki derece boylam ‘yüksek’ ve iki derece enlem ‘geniş’ kareler için ortalama sıcaklık ölçümünü gösteriyor.

Ekip 10.000’den fazla bireysel veri noktasını taradı, yalnızca yüzde beşten daha az bir belirsizliğe sahip noktaları haritaladı.

Gaz devlerinin atmosferlerinin modelleri, ekvatordan kutba doğru çekilen ve bu kutup bölgelerinde alt atmosferde biriken ısı enerjisiyle dev bir buzdolabı gibi çalıştıklarını öne sürüyor.

Bu yeni bulgular, hızlı değişen auroraların kutup akıntısına karşı enerji dalgalarını yönlendirebileceğini ve ısının ekvatora ulaşmasını sağlayabileceğini göstermektedir.

Gözlemler ayrıca, ekvatora doğru yayılan sınırlı bir ısı dalgası olarak yorumlanabilecek, ısı transferini yönlendiren sürecin kanıtı olarak yorumlanabilecek, alt-auroral bölgede lokalize bir ısıtma bölgesi gösterdi.

 

Kaynakça & İleri Okuma

Çeviri | ScIence DaIly

Başlık Görseli | NASA

Jüpiter’in ‘Enerji Krizinin’ Ardındaki Sır Açıklandı Read More »

COVID-19 Belirtileri Yaş ve Cinsiyete Göre Farklılık Gösteriyor

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 03.08.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Pandeminin ilk günlerinden beri, COVID-19’un ana semptomlarının geçmeyen öksürük, ateş ve koku veya tat kaybı olduğu biliniyor. Ancak şimdi, King’s College London’dan yeni bir araştırma, erken semptomların çok daha geniş kapsamlı olabileceğini ve hatta erkekler ve kadınlar arasında ve farklı yaş grupları arasında farklılık gösterdiğini gösteriyor.

20 Nisan – 15 Ekim 2020 tarihleri ​​arasında Zoe COVID Symptom Study uygulamasından alınan verileri analiz eden çalışma, COVID-19 enfeksiyonunun ardından belirti olarak erkeklerin nefes darlığı, yorgunluk, titreme kadınların ise koku kaybı, göğüs ağrısı ve inatçı öksürük bildirme oranlarının daha fazla olduğu belirlendi. Araştırmacılar ayrıca 60 yaş ve üzerindekilerin ishal semptomlarını bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu, ancak bu yaş grubunda koku kaybının daha az yaygın olduğunu buldular.

Lancet Digital Health dergisinde yayınlanan makalede bilim insanları, mevcut NHS tanı kriterlerini ve bir tür makine öğrenimini kullanarak COVID-19 enfeksiyonunun erken belirtilerini tahmin etme yeteneğini karşılaştırdı. Makine öğrenme modeli, yaş, cinsiyet ve sağlık koşulları gibi etkilenen kişi hakkında bazı özellikleri içerebildi ve erken COVID-19 enfeksiyonunun semptomlarının çeşitli gruplar arasında farklı olduğunu gösterdi.

Baş yazar Dr. Claire Steves, “İnsanların en erken semptomların geniş kapsamlı olduğunu ve bir ailenin veya hanenin her üyesi için farklı görünebileceğini bilmesi önemlidir” dedi. “Test kılavuzu, özellikle yüksek oranda bulaşıcı olan yeni varyantlar karşısında vakaların daha erken tespit edilmesini sağlamak için güncellenebilir. Bu, temel olmayan semptomlardan herhangi birine sahip kişiler için yaygın olarak bulunan yanal akış testlerinin kullanılmasını içerebilir.” diye de ekledi.

Araştırma ekibi COVID-19 ile ilişkili 18 farklı semptomu inceledi ve erken belirtiler arasında genel olarak koku kaybı, göğüs ağrısı, inatçı öksürük, karın ağrısı, ayaklarda kabarcıklar, göz ağrısı ve olağandışı kas ağrısı yer aldı. Akademisyenler ayrıca, bilinen bir COVID-19 semptomu olmasına rağmen, ateşin herhangi bir yaş grubunda hastalığın erken bir özelliği olmadığını buldu.

Modelleme çalışmalarının, virüsün ilk olarak Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan orijinal türü ve ayrıca koronavirüsün Alfa varyantı üzerinde kullanıldığını söylediler. Bulguların Delta varyantının semptomlarını gösterdiğini ve sonraki varyantların da popülasyon grupları arasında farklılık gösterebileceğini eklediler.

Ortak yazar Dr Marc Modat, “Çalışmamızın bir parçası olarak, COVID-19’a bağlı semptom profilinin bir gruptan diğerine farklılık gösterdiğini tespit edebildik” dedi. “Bu, insanları test yaptırmaya teşvik edecek kriterlerin, bireylerin yaş gibi bilgileri kullanılarak kişiselleştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Alternatif olarak, daha geniş bir semptom kümesi düşünülebilir, bu nedenle hastalığın farklı gruplardaki farklı tezahürleri dikkate alınır.”

 

KAYNAYÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Scıence Focus

Başlık Görseli | Pixabay

COVID-19 Belirtileri Yaş ve Cinsiyete Göre Farklılık Gösteriyor Read More »

Satürn’ün Uydusunda Yaşamı Muhtemel Kılacak Keşif!

[Interesting Engineering yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 10.07.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Yıllar önce, NASA ve ESA’nın Cassini-Huygens uzay aracı Satürn’ün uydusu Enceladus’un içinden fışkıran tuz bakımından zengin gayzerlerin arasından geçti. Ancak bunun ortasında, sonda bilim adamlarının Dünya okyanuslarının dibindeki hidrotermal menfezlerle de ilişkilendirdiği bir bileşik koleksiyonu tespit etti. Bilim adamları, gayzerlerdeki metan miktarının bilinen jeokimyasal veya biyolojik olmayan süreçlerin bir sonucu olabileceğini düşündüler. Şimdiye kadar.

Nature Astronomy dergisinde yayınlanan yakın tarihli bir araştırmaya göre, bir bilim insanı ekibi, gezegenin yüzeyinden fışkıran metan miktarından bilinen hiçbir cansız sürecin sorumlu olamayacağını ve bunun yerleşik bir yaşam formundan gelebileceği anlamına geldiğini söyledi.

Enceladus’un dünya gibi hidrotermal delikleri olabilir!

Arizona Üniversitesi’nde biyolog ve çalışmanın yazarlarından biri olan Régis Ferrière, “Bilmek istedik: Dihidrojeni ‘yiyen’ ve metan üreten Dünya benzeri mikroplar, Cassini tarafından tespit edilen şaşırtıcı derecede büyük metan miktarını açıklayabilir mi?” dedi üniversitenin web sitesindeki bir blog yazısında. “Enceladus’un deniz tabanında metanojenler olarak bilinen bu tür mikropları aramak, birkaç on yıldır görünmeyen son derece zorlu derin dalış görevlerini gerektirecektir.” Bu fenomen ile onu daha fazla incelemek için gereken bilimsel araçlar arasındaki büyük mesafelere rağmen, bilinen değişkenleri modellemenin bir aracı olarak matematik hala kullanılabilir. Böylece Ferrière ve ekibi, burada, Dünya’da aynı şekilde metan üreten süreçlere baktılar.

Enceladus, Satürn’ün yörüngesinde güneşten Dünya’dan çok daha uzakta olan ve kalın buzdan zırhla kaplı ilgi çekici bir yer. Ancak altında dönen devasa bir okyanus, tüm ayı kaplıyor ve bildiğimiz yaşam için çok önemli bileşenlerle dolu akıntılarda ileri geri hareket edebilir. Ayrıca, daha önce gördüğümüz her şeyden kökten kopan hayatı da barındırabilir. Uydu yaşamı barındırıyorsa, bunun nedeni muhtemelen Enceladus’un çekirdeğini geren ve sıkıştıran, içini ısıtan ve temel yaşam biçimleri için enerji sağlayan gezegensel gelgit kuvvetleridir.

Çekirdek sıcaksa, bu, (en azından Dünya’da) sıcak iç kısımdan gelen ısının okyanusun dipsiz derinliklerine kaçtığı, dolup taşan aktivite merkezleri olan hidrotermal menfezler üretmenin yanı sıra okyanusu donmaktan koruyacaktır. Gezegenimizde bu sıcaklık, fotosentezin (bitkilerin güneşten enerji toplama yöntemi) aksine kemosentez adı verilen bir süreçte kimyasal reaksiyonlar için gerekli olan gıdayı sağlayan bir ekosistemi ayakta tutar.

ORGANİK BİLEŞİKLERİN ENCELADUS’TAN YAYILAN BUZ TANECİKLEİNE DOĞRU İLERLEME SÜRECİ

Fazla metan, Enceladus’ta yaşam anlamına gelebilir!

Bu hidrotermal menfezler Enceladus’taysa ve bilim adamları muhtemelen öyle olduklarını düşünüyorlarsa, o zaman Satürn’ün uydusunun uçsuz bucaksız okyanuslarında saklanan tanıdık yaşam biçimleri bulabiliriz. Ferrière, blog yazısında, “Cassini’nin gözlemlerinin yaşam için yaşanabilir bir ortamla uyumlu olup olmadığını değerlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda, Enceladus’un deniz tabanında metanojenez gerçekten meydana gelirse, beklenen gözlemler hakkında nicel tahminler de yapabiliriz” diye ekledi. Araştırma ekibinin çalışması son derece zorlayıcıydı ve hidrotermal menfezlerin tabanındaki sıcaklığı ve bunun bir mikrop popülasyonunun çevrelerini nasıl etkileyeceğini analiz etti. Ekip, mevcut metan bolluğunun tek başına biyolojik olmayan kaynaklardan gelemeyecek kadar yüksek olduğunu keşfetti.

Bu çok heyecan verici bir haber olsa da, Enceladus’un okyanuslarının derinliklerinde fazla metandan sorumlu olan öngörülemeyen başka jeokimyasal süreçler hâlâ iş başında olabilir. Güneş sisteminin hala oluştuğu antik geçmişten, bir güneş bulutsusu tarafından ayın içinde hapsolmuş ilkel metan olabilir. Başka olasılıklar da var, ancak biz (veya bir robot) oraya gidip öğrenene kadar kesin olarak bilemeyeceğiz.

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | INTERESTING ENGINEERING

BAŞLIK GÖRSELİ | NASA

ORGANİK BİLEŞİKLERİN ENCELADUS’TAN YAYILAN BUZ TANECİKLEİNE DOĞRU İLERLEME SÜRECİ GÖRSELİ | NASA

Satürn’ün Uydusunda Yaşamı Muhtemel Kılacak Keşif! Read More »

Oyuk Açan Yumuşak Uzay Robotu

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 06.07.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Araştırmacılar, NASA’nın uzaya göndermek istediği bir robot geliştirmek için hem bitkilerin köklerinden hem de yuva yapan bir kum ahtapotlarından ilham aldı.

Robotlar, okyanusun derinliklerinden dağ zirvelerine ve hatta uzaya kadar dünyayı keşfetmemize yardımcı oldu. Ancak araştırmacılar biyolojik emsallerinden daha iyi yüzebilen, koşabilen ve uçabilen robotlar üretirken, mühendisler bir hayvan kadar iyi yuva yapabilen bir robot yapmak için çabaladılar.

Kaliforniya Üniversitesi ve Georgia Teknoloji Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, yeraltı dünyasında gezinebilecek bir cihaz tasarlamak için doğadan ilham almaya karar verdiler.

Ekip, yerdeki dirençli kuvvetlerin üstesinden gelmek için mekanik bir matkap kullanmak yerine fizikle çalışan esnek, yumuşak bir robot geliştirdi.

Yumuşak robot, kumlu bir arazide çeşitli şekillerde hareket eder. Düz aşağı hareket etmek için robot, etrafındaki malzemeyi yolundan dışarı itmek için uzanan bir ucu ile bir bitkinin kök sistemi gibi davranır. Ekip, her iki taraftaki ‘tendonları’ kullanarak botun hareketlerini kontrol edebilir ve bunlarla yönlendirme, robotun dolambaçlı yollar boyunca keskin dönüşler yapmasını sağlar.

Robot, zeminde yatay olarak hareket etmek için oyuk açan kum ahtapotunu taklit eder: kumun direncini yenmek ve A’dan B’ye gitmek için ucundan asimetrik yönlerde hava üfler. Bu, bir sıvı içindeki parçacıklara çok benzer şekilde, katı kum parçacıklarını hareket halinde tuttuğu için havayla akışkanlaştırma olarak adlandırılır.

“Bir gaz veya sıvının aksine, bir tanecikli ortam aracılığıyla yatay olarak hareket eden simetrik bir nesne kalkar. Kumu yukarı ve dışarı itmek, onu sıkıştırmaktan daha kolaydır.” Diyor araştırmanın baş yazarı Dr. Nicholas Naclerio. “Sonuç olarak, yalnızca ileri hava akışıyla robotumuz yeniden ortaya çıkıyor. Bu kaldırma kuvveti, robota aşağı doğru bir hava akımı eklenerek karşılanır. Hem ileri hem de aşağı hava akışının asimetrik kombinasyonu, kontrol edilebilir yatay oyuk açmayı mümkün kılar.” diye de ekliyor.

Ekip tarafından bu yeni araştırma için geliştirilen robotun çapı sadece 6 cm olmasına ve 1 m’ye kadar uzayabilen bir ucu olmasına rağmen, araştırmacılar 2 mm kadar küçük ve 70 m kadar büyük botlar tasarladıklarını söylüyorlar.

Uç uzatma ve hava akışkanlaştırma teknolojisinin kombinasyonu kumlu bir ortamda test edildi, ancak ekip şimdi NASA ile Ay’ın yüzeyinde yuva yapabilen veya Jüpiter’in uydusu Enceladus gibi uzak cisimleri keşfetmeye gönderilebilen bir robot geliştirmek için çalışıyor.

Naclerio, “Yumuşak robotlar uzayda kanıtlanmamıştır, ancak küçük bir sıkıştırılmış gaz tankı, bir kimyasal gaz jeneratörü veya yerel ortamdan gaz toplayarak çalıştırılabileceğine inanıyoruz” dedi.

Hava ile akışkanlaştırma sadece kum gibi kuru granüler ortamlarda çalışır. Bununla birlikte, suyla akışkanlaştırma, nemli veya kir ve kil gibi yapışkan ortamlarda çalışır.

Uç uzantısı, diğer ortamları keşfetmek için matkaplar gibi diğer mekanizmalarla da kullanılabilir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | SCIENCE FOCUS

Başlık Görseli | UC Santa Barbara

Oyuk Açan Yumuşak Uzay Robotu Read More »

DNA’ya RNA Dizileri Yazmak

[Science Daily yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 29.08.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Hücreler, DNA’yı yeni oluşturulan bir hücreye giren yeni bir kümeye kopyalayan makineler içerir. Polimeraz adı verilen aynı makine sınıfı, merkezi DNA deposundan kopyalanan notlar gibi RNA mesajları da oluşturur, böylece proteinlere daha verimli bir şekilde okunabilirler. Ancak polimerazların yalnızca tek yönde, DNA veya RNA’ya çalıştığı düşünülüyordu. Bu, RNA mesajlarının genomik DNA’nın ana tarif kitabına yeniden yazılmasını önler. Şimdi, Thomas Jefferson Üniversitesi araştırmacıları, RNA segmentlerinin tekrar DNA’ya yazılabileceğine dair ilk kanıtları sunuyor. Bu, potansiyel olarak biyolojideki merkezi dogmaya meydan okuyor ve biyolojinin birçok alanını etkileyen geniş etkilere sahip olabilir.

Thomas Jefferson Üniversitesi’nde biyokimya ve moleküler biyoloji doçenti olan Richard Pomerantz, “Bu çalışma, RNA mesajlarını kendi hücrelerimizde DNA’ya dönüştürmek için bir mekanizmaya sahip olmanın önemini anlamamıza yardımcı olacak diğer birçok çalışmaya kapı açıyor” diyor. Bir insan polimerazının bunu yüksek verimlilikle yapabileceği gerçeği, birçok soruyu gündeme getiriyor. Örneğin, bu bulgu, RNA mesajlarının genomik DNA’yı onarmak veya yeniden yazmak için şablonlar olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.

Dr. Pomerantz’ın ekibi ve diğer ortak çalışanlarla birlikte, polimeraz teta adı verilen çok sıra dışı bir polimerazı araştırarak başladı. Memeli hücrelerindeki 14 DNA polimerazdan sadece üçü, hücre bölünmesine hazırlanmak için tüm genomu kopyalama işinin büyük kısmını yapar. Kalan 11 tanesi çoğunlukla DNA ipliklerinde bir kırılma veya hata olduğunda tespit etme ve onarım yapma ile ilgilidir. Polimeraz teta DNA’yı onarır, ancak hataya çok açıktır. Birçok hata veya mutasyon yapar. Bu nedenle araştırmacılar, polimeraz teta’nın bazı “kötü” niteliklerinin, virüslerde daha yaygın olan ters transkriptaz olsa da, başka bir hücresel makineyle paylaştığı nitelikler olduğunu fark ettiler.

Bir dizi deneyde, araştırmacılar, polimeraz teta’yı, türünün en iyi çalışılmışlarından biri olan HIV’den gelen ters transkriptaz karşısında test etti. Polimeraz tetanın RNA mesajlarını DNA’ya dönüştürebildiğini, bunun HIV ters transkriptazının yanı sıra yaptığını ve aslında DNA’yı DNA’ya kopyalamaktan daha iyi bir iş çıkardığını gösterdiler. Polimeraz teta, yeni DNA mesajları yazmak için bir RNA şablonu kullanıldığında, DNA’yı DNA’ya kopyalamaya kıyasla daha verimliydi ve daha az hataya neden oldu; bu, bu işlevin hücredeki birincil amacı olabileceğini düşündürdü.

Grup, Dr. Xiaojiang S. Chen’in USC’deki laboratuvarıyla işbirliği yaptı ve bu molekülün, polimerazlar arasında başarı olan daha hacimli RNA molekülünü barındırmak için şekil değiştirebildiğini buldu.

Dr. Pomerantz, “Araştırmamız, polimeraz teta’nın ana işlevinin bir ters transkriptaz görevi görmek olduğunu gösteriyor” diyor. “Sağlıklı hücrelerde, bu molekülün amacı RNA aracılı DNA onarımına yönelik olabilir. Kanser hücreleri gibi sağlıksız hücrelerde, polimeraz teta yüksek oranda eksprese edilir ve kanser hücresi büyümesini ve ilaç direncini destekler.”  diye de ekliyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE DAILY

BAŞLIK GÖRSELİ | PIXABAY

DNA’ya RNA Dizileri Yazmak Read More »

Tepeler Fiziğin Akışıyla Yaşıyor

[The New York Times yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 29.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Çevrenizdeki manzaralar durağan görünebilir ancak lazer kullanılarak yapılan araştırmalar en sabit arazinin bile sürünerek ilerlediğini gösteriyor.

Yakın zamana kadar bilim adamlarının çoğu yuva yapan hayvanlar, düşen ağaçlar, depremler ve yıldırım düşmesi gibi şeylerin dünyanın arazisinin büyük bir bölümünün deforme olmasına sebep olduğunu söylerdi. Ancak kum yığınlarına ultra hassas lazer ışınlarının ateşlenmesi ile yapılan yeni deneyler, bunun yerine sürünmenin herhangi bir ortamın doğal bir parçası olduğunu ve diğer tüm eylemlerin yokluğunda bile gerçekleşebileceğini öne sürüyor.

Pennsylvania Üniversitesi jeofizik doktora adayı Nakul Deshpande, “Her şey sürekli hareket ediyor” dedi. Nakul Deshpande “Bu sadece bir benzetme değil. Gerçek olan bu.” diye de ekledi.

Manzara bilimi üzerine çalışan Bay Deshpande, yakın zamanda sürünme konusunu (jeolojik süreç) dikkatle inceledi. Araştırmacılar, gevşek, yıpranmış toprağın sürekli olarak hareket ettiğini, çöktüğünü ve yılda santimetre oranında değiştiğini uzun zamandır biliyorlar. Ama sürünme hakkında iyi veri almak her zaman zor olmuştur. amaçlara gömülen işaretler on yıllar boyunca yer değiştirir ancak bu tür değişikliklerin kesin nedenlerini izole etmek neredeyse imkansızdır.

Laboratuarda, Bay Desphande ve meslektaşları, titreşim sönümleyici bir masaya büyük piramidal kum yığınları yerleştirdiler, tüm ışıkları kapattılar ve sıcaklık ile nemi sabit tuttular. Yığın üzerinde bir lazeri ışık ışınları sekip birbirlerine müdahale edecek ve bir detektörde benekli bir desen oluşturacak şekilde parlattılar.

Desende küçük değişiklikler arayarak, metrenin milyonda biri ölçeğinde kum tanelerinin hassas hareketlerini gözlemleyebildiler. Kum gibi malzemeler, repose adı verilen doğal bir durma açısına sahiptirler. Bir yığının kenarları belirli bir açıdan daha dik hale gelirse, taneleri minyatür heyelanlarda aşağı doğru süpürülür.

Bay Deshpande ve meslektaşları kum piramitlerini repose açısının altında olacak şekilde kurdular, yani teorik olarak orada öylece durmları gerekirdi. Yine de lazer benekleri, yığının dökülmesinden yaklaşık iki hafta sonra, kum tanelerinin hala çok hafif hareket ettiğini, yılda santimetreye eşdeğer bir hızda, aşağı yukarı tarlada sürünme ile gözlemlenenle tam olarak aynı olduğunu gösterdi.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | The New York Tımes

Başlık Görseli | Pıxabay

Tepeler Fiziğin Akışıyla Yaşıyor Read More »

Dünya Farklı Sistemler Tarafından Tespit Edilmiş Olabilir!

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 26.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Dünya’daki gökbilimciler, uzak yıldızların yörüngesindeki gezegenlerin geçişini izleyerek yabancı dünyaları arayabilirler. Ancak bilim adamları şimdi bize doğru bakabilecek 2.034 tane yakın yıldız sistemi belirlediler. Bunlardan 1.715’i, insan uygarlığının yaklaşık 5.000 yıl önce gelişmesinden bu yana Dünya’yı görmüş olabilir. Önümüzdeki 5.000 yıl içinde 319’u daha bizi görmesi muhtemel.

Astronomi profesörü ve Cornell’deki Carl Sagan Enstitüsü’nün müdürü Dr. Lisa Kaltenegger, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nden Dr. Jackie Faherty ile birlikte uzaylı uygarlıkların, bizim dış gezegenlerde aradığımız gibi Dünya’da yaşam arayıp arayamayacağını bilmek istediler. Dünya tabanlı gökbilimcilerin kullandığı yöntem teleskopları uzak yıldızlara hedeflemeyi içeriyor. Yıldızdan gelen ışık karakteristik bir şekilde sönük kalırsa yörüngesinin bir parçası olarak bir gezegenin yıldızın önünden transit geçiş yaptığını gösterir.

Kaltenegger ve Faherty, hangi yıldızların Dünya Geçiş Bölgesi’ne (ETZ) ne kadar süreyle girip çıktığını belirlemek için Avrupa Uzay Ajansı’nın Gaia gözlemevinden gelen verileri kullandı. ETZ, dünya dışı bir gözlemcinin, Güneş’in önünden geçtiğini görerek Dünya’yı tespit edebildiği gökyüzü bölgesidir.

Kaltenegger “Güneş’in ışığını engellediği için hangi yıldızların Dünya’yı görmek için doğru bakış açısına sahip olduğunu bilmek istedik. Ve yıldızlar dinamik kozmosumuzda hareket ettiğinden, bu bakış açısı kazanılır ve kaybedilir.” dedi.

İncelenen 10.000 yıllık süre boyunca (5.000 yıl öncesinden 5.000 yıl sonrasına kadar), araştırmacılar ETZ’den geçen 2.034 yıldız sistemi belirlediler. Bunlardan 117’si Güneş’in 100 ışıkyılı içinde yer alır. Bunların 75’i, insanların yaklaşık 100 yıl önce uzaya ticari radyo istasyonlarını yayınlamaya başlamasından bu yana ETZ’den geçmiştir.

Faherty, “Gaia bize Samanyolu’nun kesin bir haritasını sağladı. Zamanda geriye ve ileriye bakmamıza ve yıldızların nerede bulunduğunu ve nereye gittiklerini görmemize izin verdi” dedi.

Peki Örnekleri Neler?

Örneğin, 11 ışık yılı uzaklıkta konumlanmış olan Ross 128 sistemi, yaşanabilir bölgesinde Dünya’nın 1,8 katı büyüklüğünde bir gezegene sahiptir. Bu gezegenin sakinleri,  Dünya’nın 3.057 yıl önce Güneş’ten geçişini görmek için doğru yerde olurlardı, ta ki 900 yıl önce bakış açılarını kaybedene kadar.

Dünya’dan 45 ışıkyılı uzaklıkta bulunan Trappist-1 sistemi, dördü yaşanabilir bölgede bulunan yedi Dünya boyutunda gezegene ev sahipliği yaptığı için gökbilimcilerin çok ilgisini çekiyor. Bu dış gezegenleri zaten tespit etmiş olsak da, bizi 1.642 yıl daha göremeyecekler.

Trappist-1 Sistemi

Kaltenegger, “Analizimiz, en yakın yıldızların bile, Dünya geçişini görebilecekleri bir bakış noktasında genellikle 1000 yıldan fazla zaman harcadıklarını gösteriyor.” dedi. “Tersinin doğru olduğunu varsayarsak, bu nominal uygarlıkların Dünya’yı ilginç bir gezegen olarak tanımlaması için sağlıklı bir zaman çizelgesi sağlar.”

Bu yılın sonlarında fırlatılacak olan James Webb Uzay Teleskobu, yaşam izlerini aramak için dış gezegenlerin atmosferlerini ayrıntılı gözlemleyecek.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | ScIence Focus

Başlık Görseli | PIxabay

Trappist-1 Sistemi Görseli | WIkIpedIa

Dünya Farklı Sistemler Tarafından Tespit Edilmiş Olabilir! Read More »

En Yeşil Enerji Kaynağı Nedir?

[Scince Focus yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 24.06.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Tüm yenilenebilir enerji kaynakları, Güneş veya rüzgar gibi karbon-nötr enerji kaynaklarından yararlandıkları ve hava kirliliğine neden olmadıkları için, onları kömür veya gazdan ligler boyu geride bıraktıklarından, ‘en yeşil enerji kaynağı’ unvanı için güçlü rakiplerdir.

Bununla birlikte, net bir kazanan seçmek zor. Üretimleri ve kurulumlarıyla ilgili emisyonları düşündüğünüzde, büyük bir araştırmaya göre hidroelektrik en düşük karbon ayak izine sahip.

Ancak akılda tutulması gereken birçok başka çevresel etki de vardır. Örneğin, hidroelektrik barajları inşa etmek nehir ekosistemlerinde bozulmaya neden olabilirken, güneş panelleri üretimi tipik olarak toksik kimyasallar içerir.

Güneş enerjisi gerçekte nasıl çalışır?

Güneş, bizim yönümüze olağanüstü miktarda ışık ve ısı enerjisi yayar . Aslında, sadece iki saat içinde Dünya’nın yüzeyine çarpan güneş enerjisi miktarı, bir yıl boyunca tüm enerji ihtiyacımızı karşılamaya yeterli olacaktır.

Güneşten gelen bu enerjiyi yakalamanın ve kullanmanın iki temel yolu vardır: ışığı elektriğe dönüştüren güneş panelleri (fotovoltaik) ve Güneş’in enerjisini ısıya dönüştüren güneş termal gücü.

Bir güneş panelinin içinde, karşılıklı elektrik yükleriyle iki ince malzemeden (genellikle silikondan) yapılmış, her biri bir bardak altlığı boyutunda düzgün bir güneş pili düzenlemesi bulacaksınız. Güneş hücrenin üzerinde parlarken, fotonlar (küçük ışık enerjisi paketleri) elektronları silisyum atomlarından koparır, bu olay fotoelektrik etki olarak bilinir. Ortaya çıkan elektron akışı, her hücrede küçük bir elektrik akımı oluşturur.

Güneş enerjisini yakalamanın bir başka yolu da onu ısıya dönüştürmektir. Örneğin konsantre güneş enerjisi santralleri, suyu veya diğer sıvıları ısıtmak için güneş ışığını yansıtmak ve odaklamak için aynalar ve lensler kullanır. Ortaya çıkan ısı, evlere ve işyerlerine sıcak su sağlamak veya elektrik üretmek için bir türbini çalıştırmak için kullanılır.

Güneş enerjisinin dezavantajı? Sadece gündüz üretilebilir. Bu, gündüz ve gece sabit bir elektrik kaynağı sağlamak için diğer enerji kaynaklarıyla birlikte kullanılması veya depolanması gerektiği anlamına gelir.

Bununla birlikte, temiz, çok yönlü ve giderek daha uygun fiyatlı bir yenilenebilir enerji biçimi olarak güneş enerjisi, dünyayı fırtına gibi estirmeye hazırlanıyor. Güneş panelleri şu anda dünya elektriğinin sadece yüzde 2,7’sini üretiyor, ancak güneş enerjisi üretme kapasitemizin önümüzdeki on yılda üç kattan fazla artması bekleniyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Scıence Focus

Başlık Görseli | GERD ALTMANN

En Yeşil Enerji Kaynağı Nedir? Read More »

Karbon Parçalarını Kullanarak Elektrik Üretmek

[Interesting Engineering yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 22.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) mühendisler, sadece etraflarındaki sıvı ile etkileşime girerek bir akım üretebilen küçük karbon parçacıklarını kullanarak elektrik üretmenin yeni bir yöntemini keşfettiler. Bu devrim niteliğindeki yaklaşım, bir basın açıklamasına göre potansiyel olarak mikro veya nano ölçekli robotlara güç sağlamak için kullanılabilir.

Nature Communications dergisinde organik bir çözücü olarak tanımlanan sıvı, elektronları parçacıklardan emerek kimyasal süreçleri yürütmek için de kullanılabilecek bir akım sağlıyor. Araştırmacılar aslında bu elektrik akımının kimya endüstrisinde oldukça önemli olan alkol oksidasyonu olarak bilinen organik bir kimyasal reaksiyonu yürütmek için kullanılabileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, bir gün teşhis veya çevresel sensörler olarak kullanılabilecek küçük ölçekli robotlar geliştirmeye şimdiden başladılar.

Ama nasıl?

2010 yılında, MIT’deki Carbon P. Dubbs Kimya Mühendisliği profesörü olan baş yazar Michael Strano, insan saçından daha ince fakat çelikten daha güçlü olan karbon atomlarından oluşan içi boş karbon nanotüplerin, termogüç dalgaları üretebileceğini keşfetti. Bu çalışma bu keşfe yol açtı ve şimdi Strano ve öğrencileri karbon nanotüplerin başka bir özelliğini keşfettiler.

Araştırmacılar, bir nanotüpün bir kısmının Teflon benzeri bir polimerle kaplanmasının, elektronların kaplanmış kısımdan kaplanmamış kısmına akmasına izin veren bir dengesizliğe neden olduğunu ve böylece bir elektrik akımı oluşturduğunu keşfettiler. Araştırmacılar, parçacıkların “elektronlara aç” bir çözücüye daldırılmasıyla bu elektronların çıkarılabileceğini keşfettiler.

Araştırmayı yürütmek ve elektrik üreten parçacıklar geliştirmek için ekip, karbon nanotüpleri toprakladılar. Daha sonra herhangi bir şekil veya boyuttaki mikroskobik parçacıkları kesmeden önce bir tarafta Teflon benzeri bir polimer ile kaplanmış bir kağıt benzeri malzeme haline getirdiler.

Toplamda 250 mikrona 250 mikron boyutlarında parçacıklar oluşturdular ve bu parçacıklar asetonitril gibi organik bir çözücüye daldırıldığında çözücü parçacıkların yüzeyine yapışıp elektronlarını almaya başladı.

Strano, “Çözücü elektronları alıp götürüyor ve sistem elektronları hareket ettirerek dengeyi sağlamaya çalışıyor” dedi. “İçinde karmaşık bir pil kimyası yok. Bu sadece bir parçacık ve onu çözücüye koyarsınız ve bir elektrik alanı oluşturmaya başlar.” diye de ekledi.

Bu şekilde parçacıklar mevcut formlarında parçacık başına yaklaşık 0,7 volt elektrik üretebilirler. Strano, başlangıç ​​malzemesi olarak sadece karbondioksit kullanarak polimerler oluşturmak için bu tür enerji üretimini kullanmayı hedeflediğini söyledi.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Interestıng Engıneerıng

BaşlIK GÖRSELİ | CAMBRıDGE UNİVERSITY

Karbon Parçalarını Kullanarak Elektrik Üretmek Read More »

Beyin Yol Haritaları ve Alzheimer Hastalığı

[Science Daily yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 19.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Van Andel Pennsylvania Enstitüsü ve Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından Science Advances’te yayınlanan bir araştırmaya göre, tıpkı kırsaldan geçen bir tedarik kamyonu gibi Alzheimer hastalığındaki nöronlara zarar veren yanlış katlanmış proteinler, beynin “yollarını” dolaşıyor, bazen durup bazen de barikatlardan kaçınmak için yeniden yönleniyorlar.

Bulgular, Alzheimer’daki beyin hücrelerine zarar veren karışık kümeler oluşturan tau proteinlerinin beyinde nasıl hareket ettiğine ışık tutuyor. Çalışma ayrıca beynin bazı bölgelerinin neden diğer alanlara göre hasara karşı daha savunmasız olduğuna dair yeni bilgiler de sağlıyor.

Van Andel Enstitüsü’nde yardımcı doçent ve ilgili çalışmanın yazarı Michael X. Henderson, “Beynin birbirine bağlı yapısı, işlevi için gerekli olsa da, bu yanlış katlanmış proteinler, bu yapının beyinde dolaşmasını ve ilerleyici dejenerasyona neden olmasını sağlıyor” dedi. “Bu proteinlerin beyinde nasıl dolaştığını ve belirli nöronların hasar riski altında olmasına neyin sebep olduğunu anlayarak hastalığın ilerlemesi üzerinde maksimum etkiye sahip olmak için doğru zamanda doğru yere yönlendirilebilecek yeni tedaviler geliştirebiliriz.” diye de ekledi.

Ekip, Alzheimer hastalığının modellerini kullanarak, beyinde ilerledikçe yanlış katlanmış tau proteinlerini haritaladı. Tau patolojisinin, biyolojik otoyollara benzeyen beynin sinir ağları boyunca bölgeden bölgeye hareket ettiğini, ancak her bağlı bölgeye gitmediğini keşfettiler.

Ekip, beynin bazı bölgelerinin proteinlerin yayılmasına neden direnç gösterdiğini anlamak için gen ekspresyon modellerine yöneldi.

Tek başına protein yayılmasından beklenenden daha fazla tau patolojisi olan bölgelerde daha fazla eksprese edilen bazı genleri tanımladılar. Ekip, beyindeki protein birikimini kontrol eden genetik faktörleri anlayarak, yanlış katlanmış protein hareketine müdahale etmenin, Alzheimer ve benzeri nörodejeneratif hastalıkların ilerlemesini yavaşlatmanın veya durdurmanın yollarını belirlemeyi umuyor.

Pennsylvania Üniversitesi’nde doktora öğrencisi ve çalışmanın ilk yazarı Eli Cornblath, “Tau’nun beyin bölgeleri arasındaki bağlantılar boyunca hem ileriye hem de geriye doğru yayıldığı hipotezimizi test etmek için bu ağ modellerini kullandık. Bu iki yönlü yayılma sürecini açıklamak için modellerimizi kullandıktan sonra, bu protein kümelerinin oluşmasını önlemek veya temizlemek için yeni moleküler hedefleri bilgilendirmeye yardımcı olabilecek birkaç gen bulduk.” dedi.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

çEVİRİ | SCIENCE DAILY

BAŞLIK GÖRSELİ | PIXABAY

Beyin Yol Haritaları ve Alzheimer Hastalığı Read More »

Neandertallerin Soyu Neden Tükendi?

[Science Focus yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 17.06.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Modern insanın Avrupa’ya yayılması, muhtemelen kaynaklar için rekabet nedeniyle 40.000 yıl önce Neandertal popülasyonlarının ölümü ve nihai yok oluşuyla ilişkilidir.

Jüri, Neandertallerin ve modern insanların biliş açısından farklı olup olmadığı konusunda hala kararsız olsa da, az sayıda insanın daha büyük bir Neandertal popülasyonunun yerini alma yeteneği, daha yüksek bir kültür seviyesinden (daha iyi araçlar, daha iyi giysiler veya daha iyi ekonomik organizasyonlar hakkında bilgi geliştirme ve aktarma gücümüz) kaynaklanıyor olabilir.

Melezleme de bize bir avantaj sağlamış olabilir. Tüm yaşayan insanların DNA’sının yüzde 1 ila 4’ü (Sahra Altı Afrikalılar hariç) Neandertal kökenlidir.

İnsanlar ve Neandertaller hiç çiftleşti mi?

Evet ve bir kereden fazla! DNA analizi, iki tür arasındaki en erken karşılaşmanın 100.000 yıl önce olduğunu, tıpkı Homo sapiens’in ilk dalgasının Afrika’dan göç etmesi gibi olduğunu gösteriyor. Avrupa’dan Asya’ya doğuya doğru hareket eden Neandertallerle tanıştılar ve genleri değiştirdiler. Daha sonraki melezleşme dönemleri 55.000 ve 40.000 yıl önce gerçekleşti ve her seferinde bazı Neandertal genleri edindik. Sahra altı kökenli değilseniz, genomunuz yüzde 1-4 Neandertal DNA’sı içerir.

Neandertaller konuşabilir mi?

Kırk yıl önce, bilim insanlarının fikir birliği konuşamayacakları yönündeydi. Neandertaller mağara resimleri ya da çakmaktaşından ok uçları yapmadılar ve gırtlakları, tüm insan seslerini çıkarabilmelerine izin verecek kadar alçakta değildi. Ancak daha yakın tarihli keşifler, Neandertallerin modern insanlara çok benzeyen ve diğer primatlardan oldukça farklı bir dil kemiğine, dil sinirlerine ve işitme aralığına sahip olduğunu göstermiştir.

Neandertaller de konuşma ve dil ile ilgili olduğu düşünülen FOXP2 genini bizimle paylaştılar. Reading Üniversitesi’nden Profesör Steven Mithen, Neandertallerin konuşma ve müzik arasında yarı yolda olan bir ‘proto-dile’ sahip olabileceğini öne sürdü.

Bir Neandertal klonlayabilir miyiz?

Neandertal genomu 2010 yılında dizilendi. Bu arada, yeni gen düzenleme araçları geliştirildi ve yok olmanın önündeki teknik engellerin üstesinden geliniyor. Yani teknik olarak evet, bir Neandertal klonlamayı deneyebiliriz.

Neandertal benzeri embriyoyu taşımak için bir insan vekil anne bulmadan önce, Neandertal DNA’sının bir insan kök hücresine yerleştirilmesi gerekecektir. Bununla birlikte, anne ve embriyo arasında, bu çabayı olanaksız kılabilecek uyumsuzluklar olması muhtemeldir. Ve Neandertal’in en yakın akrabamız olduğu göz önüne alındığında, klonlanması muhtemelen çoğu ülkede yasa dışı olan tüm insan veya üreme klonlaması olarak düzenlenecektir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Neandertal | Wıkıpedıa

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS

Neandertallerin Soyu Neden Tükendi? Read More »

Laboratuvardaki Minik Kalpler

[ScienceMag yazısından çeviri ve düzenleme yapılmıştır.]
Tarih: 15.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Laboratuvarda yapılan minik kalpler gerçeği gibi atıyor. Bu kalpler susamdan daha büyük değiller ve hipnotik bir ritimle atıyorlar. Bunlar açıkça atan, odaları olan, laboratuvarda yaratılan ilk insan “mini kalpleri”dir. Minyatür organlar veya organoidler, 25 günlük bir insan embriyosunun çalışan kalbini taklit ediyor. Deney, doğuştan gelen kalp kusurlarını ve insan kalp oluşumunu anlamak için şimdiye kadar hayvan modellerine dayanan çalışmalar için çok önemli bir gelişme.

Beyin, bağırsak ve karaciğer gibi “miniorganlar” 10 yıldan fazla bir süredir kaplarda yetiştirilmiş olsalar da, bu kalp organoidleri için daha zorlu olmuştur. Uygun bir kalpten odalar ve kan pompalamasını bekleriz çünkü kalp bunu yapar.Michigan State Üniversitesi’nde kök hücre biyoloğu olan ve kendi atışını yaratan Aitor Aguirre, fare kalp hücrelerinden oluşan ilk hücrelerin bir kapta ritmik olarak kasılabildiğini, ancak uygun bir kalpten çok bir kalp hücresi yığınına benzediklerini söylüyor. 

Araştırmacılar, hücreleri bir embriyodaki gibi kendi kendini organize eden kalp organoidleri yaratmak için her türlü dokuya ve çeşitli kalp hücrelerine farklılaşma yeteneğine sahip insan pluripotent kök hücrelerini programladılar. Kalbin ilk gelişen bölümlerinden biri olan kalp odasının duvarlarında bulunan üç doku tabakasını oluşturmayı amaçladılar. Daha sonra, embriyolarda görülen aynı düzen ve şekilde dokuları oluşturmak için hücreleri ikna eden bir reçete bulana kadar kök hücreleri farklı konsantrasyonlarda büyümeyi teşvik eden besinlere daldırdılar.

Boşluk Oluşturmuş Kardiyak Organoidler
Boşluk Oluşturmuş Kardiyak Organoidler

1 haftanın sonunda, organoidler yapısal olarak 25 günlük bir embriyonun kalbine eşdeğerdi. Bu aşamada, kalbin olgun kalbin sol ventrikülü olacak tek bir odası vardır. Ekibin bildirdiğine göre dakikada 60 ila 100 kez atan, aynı yaştaki bir embriyonun kalbinin aynı hızında, açıkça tanımlanmış bir odaya sahipler. Şimdiye kadar laboratuvarda 3 aydan fazla bir süre hayatta kalan mini kalpler, bilim insanlarının kalp gelişimini daha önce görülmemiş bir ayrıntıda görmelerine yardımcı oluyor. Bilim insanları, bebeklerde doğuştan gelen kalp kusurları ve kalp krizi sonrası kalp hücresi ölümü gibi kalp sorunlarının kökenlerini de ortaya çıkarabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, yaralanmaya tepkilerini test etmek için organoid parçalarını dondurdular. Doku yapısının korunmasından sorumlu bir hücre türü olan kardiyak fibroblastların, tıpkı kalp krizi geçiren bebeklerde olduğu gibi, ölü hücreleri onarmak için hasarlı bölgelere göç ettiğini gördüler. Bebeklerin kalplerinin, yetişkinlerinkinin aksine, böyle bir yaralanmadan sonra neden iz bırakmadan yenilenebildiği uzun zamandır bir gizem olmuştur. Araştırmacılar, “Artık bu süreci kolayca incelemek için insan vücudunun dışında kontrollü ve temiz bir sistemimiz var” diyorlar.

Sonraki adımın, atan kalp organoidlerini damar ağlarına bağlamak ve kan pompalama yeteneklerini test etmek olduğu söyleniyor. Araştırmacılar, dört odacıklı organoidler üretmek için besin suyunu ayarlamayı planlıyor. Bu tür gelişmiş kalp organoidleri ile araştırmacılar, ortaya çıkan birçok gelişimsel kalp problemini keşfedebilir. Ancak bunun önümüzdeki on yılda olacağı düşünülmüyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | scıencemag

BAŞLIK gÖRSELİ | oeaw

Boşluk Oluşturmuş Kardiyak Organoidler Görseli | OEAW

Laboratuvardaki Minik Kalpler Read More »

Öğrenilmiş İyimserlik

[Verywell Mind yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 13.06.2021
Yazar: Bilgin Burak Öztoprak
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Öğrenilmiş iyimserlik, dünyaya olumlu bir bakış açısıyla bakma yeteneğini geliştirmeyi içerir. Öğrenilmiş iyimserlik; kendi kendine olumsuz konuşmaya meydan okuyarak ve karamsar düşünceleri daha olumlu olanlarla değiştirerek, insanlara nasıl daha iyimser olunacağını öğretebilir.

Hayata daha iyimser bakmanın bazı avantajları şunlardır:

  • Daha iyi sağlık sonuçları
  • Daha iyi zihinsel sağlık 
  • Daha yüksek motivasyon
  • Daha uzun ömür
  • Daha düşük stres seviyesi.

İyimserlik Ve Kötümserlik

  • Kalıcılık: İyimserler kötü zamanları geçici olarak görme eğilimindedir. Bu nedenle, başarısızlık veya aksiliklerden sonra daha iyi toparlanabilme eğilimindedirler. Ancak kötümserlerin işler zorlaştığında pes etme olasılıkları daha yüksektir.
  • Kişiselleştirme: İşler ters gittiğinde, iyimserler suçu dış güçlere veya koşullara yükleme eğilimindedir. Kötümserler ise hayatlarındaki talihsiz olaylar için kendilerini suçlama olasılıkları daha yüksektir. Aynı zamanda, iyimserler iyi olayları kendi çabalarının bir sonucu olarak görme eğilimindeyken, kötümserler iyi sonuçları dış etkilere bağlar.
  • Yaygınlık: İyimserler bir alanda başarısızlıkla karşılaştıklarında, bunun diğer alanlardaki yetenekleriyle ilgili inançlarını etkilemesine izin vermezler. Ancak kötümserler, aksilikleri daha genel olarak görürler. Başka bir deyişle, bir şeyde başarısız olurlarsa, her şeyde başarısız olacaklarına inanırlar.

İyimserliği Öğrenmek

İyimserlik düzeyi kalıtsal özelliklere bağlı olmanın yanı sıra ebeveyn ilişkisi ve finansal durum gibi çocukluk deneyimlerinden de etkilenmektedir. Ancak daha iyimser bir insan olmanıza yardımcı becerileri öğrenmek de mümkündür.

Amerikalı psikolog Martin Selignman’ın geliştirdiği ABCDE modeli daha iyimser olmayı öğrenmek için kullanılabilir.

  • Sıkıntı (Adversity): Yanıt bekleyen durum 
  • Düşünce-İnanç (Belief): Olayı yorumlama şekli
  • Sonuç (Consequence): Duruma karşı davranışlar, hisler veya verilen tepki
  • Reddetme (Disputation): Bir inancı reddetme veya tartışmak için harcadığımız çaba
  • Harekete Geçme-Enerji verme (Energization): İnançlarımıza meydan okumaya çalışmaktan ortaya çıkan sonuç

SIKINTI

Yakın zamanda karşılaştığınız bir tür sıkıntıyı düşünün. Sağlığınızla, ailenizle, ilişkilerinizle, işinizle veya karşılaşabileceğiniz başka herhangi bir zorlukla ilgili olabilir.

Örneğin, yakın zamanda yeni bir egzersiz planına başladığınızı ancak buna devam etmekte sorun yaşadığınızı hayal edin.

DÜŞÜNCE

Bu sıkıntıyı düşündüğünüzde aklınızdan geçen düşünce türlerini not edin. Olabildiğince dürüst olun ve duygularınızı düzenlemeye çalışmayın.

Önceki örnekte, “Antrenman planımı takip etmekte iyi değilim”, “Hedeflerime asla ulaşamayacağım” veya “Belki hedeflerime ulaşacak kadar güçlü değilim” gibi şeyler düşünebilirsiniz. “

SONUÇ

2. adımda kaydettiğiniz düşüncelerden ne tür sonuçlar ve davranışlar ortaya çıktığını düşünün. Bu tür inançlar olumlu eylemlerle mi sonuçlandı, yoksa sizi hedeflerinize ulaşmaktan alıkoydu mu?

Örneğimizde, ifade ettiğiniz olumsuz düşüncelerden egzersiz planınıza bağlı kalmayı zorlaştırdığını hemen fark edebilirsiniz. Belki de spor salonuna gittiğinizde antrenmanları daha fazla atlamaya veya daha az çaba sarf etmeye başladınız.

REDDETME

Düşüncelerinize itiraz edin. 2. adımdaki düşüncelerinizi tekrar düşünün ve bu düşüncelerin yanlış olduğunu kanıtlayan örnekler arayın. Varsayımlarınıza meydan okuyan bir örnek arayın.

Örneğin, antrenmanınızı başarıyla tamamladığınız tüm zamanları düşünebilirsiniz. Veya bir hedef belirlediğiniz, bunun için çalıştığınız ve sonunda ulaştığınız diğer zamanlar da olabilir.

HAREKETE GEÇME

Şimdi düşüncelerinize meydan okuduğunuzda nasıl hissettiğinizi düşünün. Önceki düşüncelerinize itiraz etmek size nasıl hissettirdi?

Hedefinize ulaşmak için çok çalıştığınız zamanları düşündükten sonra, kendinizi daha enerjik ve motive hissedebilirsiniz. Artık, daha önce inandığınız kadar umutsuz olmadığını gördüğünüze göre, hedefleriniz üzerinde çalışmaya devam etmek için daha fazla ilham alabilirsiniz.

İyimserlikle ilgili belki de en cesaret verici şey, öğrenilebilen ve uygulamaya konulabilen beceriler içermesidir. Sonuç olarak, öğrenilmiş iyimserlik; sadece sağlığınızı iyileştirmekten veya depresyon ya da düşük benlik saygısı gibi psikolojik rahatsızlıklardan korunmaktan daha fazlasıdır. Yaşamdaki amacınızı bulmanın bir yolu olabilir, hayatınızı daha anlamlı kılabilir. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | VeryWell MIND

BAŞLIK GÖRSELİ | PIXABAY

Öğrenilmiş İyimserlik Read More »

Madde Ve Antimadde Arasında Geçiş Yapan Parçacık

[New Atlas yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 12.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan gelen verileri analiz eden Oxford fizikçilerine göre, bir atom altı parçacığın madde ve antimadde arasında geçiş yaptığı bulundu. İki parçacık arasındaki akıl almaz derecede küçük bir ağırlık farkının, başladıktan kısa bir süre sonra evreni yok olmaktan kurtarabileceği ortaya çıktı.

Antimadde, normal maddenin bir tür “kötü ikizi”dir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde benzerdir. Tek gerçek fark, antimaddenin zıt yüke sahip olmasıdır. Bu, eğer bir madde ve antimadde parçacığa temas ederse bir enerji patlamasıyla birbirlerini yok edecekleri anlamına gelir.

İşleri karmaşıklaştırmak için, fotonlar gibi bazı parçacıklar aslında kendi antiparçacıklarıdır. Hatta diğerlerinin süperpozisyonun kuantum garipliği sayesinde (en ünlüsü Schrödinger’in kedisinin düşünce deneyi aracılığıyla gösterilmiştir) her iki durumun aynı anda tuhaf bir karışımı olarak var oldukları görülmüştür. Bu, bu parçacıkların aslında madde ve antimadde olmak arasında salınım yaptığı anlamına gelir.

Ve şimdi bu özel kulübe yeni bir parçacık katıldı, tılsım mezonu. Bu atom altı parçacık normalde bir tılsım kuark ve bir yukarı antikuarktan oluşurken, onun antimadde eşdeğeri bir tılsım antikuark ve bir yukarı kuarktan oluşur. Normalde bu durumlar ayrı tutulur ancak yeni çalışma tılsım mezonlarının ikisi arasında kendiliğinden geçiş yapabildiğini gösteriyor.

Sırrı açığa çıkaran şey, iki durumun biraz farklı kütlelere sahip olmasıydı. Ve aşırı derecede “biraz” demek gerekiyor, fark sadece 1.10-39 gramdır. Bu inanılmaz derecede hassas ölçüm, Oxford Üniversitesi’ndeki fizikçiler tarafından Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın ikinci çalışması sırasında toplanan verilerden elde edildi.

Tılsım mezonları, proton-proton çarpışmalarında LHC’de üretilir ve normalde diğer parçacıklara bozunmadan önce sadece birkaç milimetre yol alırlar. Ekip, daha uzağa gitme eğiliminde olan tılsım mezonları ile daha erken çürüyenleri karşılaştırarak, kütle farklılıklarını, bir tılsım mezonunun bir anti-tılsım mezonuna dönüşüp dönüşmediğini belirleyen ana faktör olarak belirledi.

Bu küçük bulgunun evren için devasa etkileri olabilir. Parçacık fiziğinin Standart Modeline göre, Büyük Patlama eşit miktarlarda madde ve antimadde üretmiş olmalı ve zamanla hepsi çarpışıp yok olacak ve evreni boş bırakarak yok olacaktı. Açıkçası bu olmadı ve bir şekilde madde egemen oldu, ama bu dengesizliğe ne sebep oldu?

Yeni keşfin ortaya çıkardığı bir hipotez, tılsım mezonu gibi parçacıkların maddeden antimaddeye döndüklerinden daha sık antimaddeden maddeye geçeceğidir. Bunun doğru olup olmadığını ve doğruysa nedenini araştırmak, bilimin en büyük gizemlerinden birini açan önemli bir ipucu olabilir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

BAŞLIK GÖRSELİ | CERN

Madde Ve Antimadde Arasında Geçiş Yapan Parçacık Read More »

Karanlık Madde Nedir?

[Science Focus makalesinden çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 11.06.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Karanlık madde, Evrendeki tüm maddenin çoğunluğunu oluşturmak için teorize edilen görünmez bir madde türüdür. Kütlesi vardır, ancak görülemez ve sıradan madde ile etkileşime girmez.

Ne kadar karanlık madde var?

Standart kozmoloji modelimize göre, karanlık madde Evrendeki tüm maddenin yüzde 85’ini ve Evrenin toplam kütle enerjisinin yüzde 27’sini oluşturur.

Karanlık maddeyi kim keşfetti?

1933’te İsviçreli gökbilimci Fritz Zwicky, Koma Kümesi’ndeki galaksilerin hareketini inceleyerek içerdiği kütleyi tek tek galaksilerin yörünge hızlarıyla karşılaştırdı. Bulmayı umduğu şey, gökadaları kümenin merkezlerine çeken yerçekimi miktarının, yörüngelerinde ne kadar hızlı olduklarını açıklayacağıydı.

Güneş’in yanından geçen bir kuyruklu yıldız hayal edin. Kuyruklu yıldızın yolunun Güneş’e doğru ne kadar büküleceği iki şeye bağlıdır: ne kadar hızlı hareket ettiği ve Güneş’in yerçekiminin gücü. Yerçekimi yeterince güçlüyse, kuyruklu yıldız bir yörüngede sıkışıp kalacak; değilse veya çok hızlı hareket ediyorsa, kuyruklu yıldız uzaya fırlayacaktır.

Zwicky’nin bulduğu şey, kümenin dış kenarlarındaki galaksilerin, yerçekiminin onları bir yörüngede tutamayacağı kadar hızlı hareket etmeleriydi. Peki onları orada tutan ne olabilir?

Kümedeki gökadaların sayısını ve parlaklığını tahmin etmek, Zwicky’ye yerçekimini hesaplamak için kullandığı kütlenin yaklaşık bir değerini verdi. Tahmini çok küçük olduğu için, göremediği bir kütle olması gerektiğini teorileştirdi. Buna ‘Dunkle Materie’ veya ‘Karanlık Madde‘ adını verdi.

Bu karanlık maddenin bazı garip özellikleri olması gerekirdi. Kütlesi olduğu için yerçekimi kuvveti vardır. Ama onu göremiyoruz, bu da ışığı yaymadığı veya yansıtmadığı anlamına geliyor.

Karanlık madde için başka hangi kanıtlar var?

Çarpışan iki gökada kümesi. Sağ taraftaki ‘The Bullet Cluster’ yani Mermi Kümesidir.

Yukarıdaki görselde, Dünya’dan yaklaşık 3,8 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir çift çarpışan gökada kümesini görmekteyiz. The Bullet Cluster olarak bilinen ikisinden küçüğü, daha büyük olanın içinden geçiyor.

Yukarıdaki görselde, kümeleri oluşturan gökadalar turuncu ve beyaz, kümelerin X-ışınları yayan sıcak gazı pembe ile gösterilmiştir. Bunlar galaksi kümelerindeki normal maddeyi oluşturur.

Görüntünün dış kenarlarındaki mavi alanları, kümelerdeki kütlenin çoğunluğunu oluşturur. Bu kütle, yerçekimi merceklenmesi olarak bilinen bir etki sayesinde tespit edildi.

Einstein’ın Genel Görelilik kuramı bize uzay-zamanın kendisinin kütle tarafından çarpıtıldığını söyler ki bu da yerçekimi olarak gördüğümüz bir etkidir. Evrendeki her şey ondan etkilenir, ışık bile. Yani maddenin kendisini göremesek bile, ışığın varlığında nasıl büküldüğünü görebiliriz.

Yani, bu çarpışan kümelerdeki maddenin çoğu ne galaksiler ne de sıcak gazlardır, ancak göremediğimiz kütlesi olan bir şeydir.

The Bullet Cluster, bize karanlık maddenin başka bir yönü hakkında fikir veriyor. Karanlık madde, çarpışmanın ardından sıcak gazdan çok daha fazla yol kat etti ve şimdi kümenin eteklerinde. Sıcak gaz, çarpışma sırasında hava direnci gibi bir sürükleme kuvveti hissederken, karanlık madde hissetmedi. Bu, yerçekimi olmadığı sürece, kendisiyle veya normal maddeyle etkileşime girmediği anlamına gelir.

Karanlık madde neyden yapılmıştır?

Adına rağmen basitçe ölü yıldızlar, gaz ve tozdan oluşamaz. Big Bang’in kimyasal olarak bizim gördüğümüze benzer bir evren üretmesini sağlamak için karanlık madde standart atomik parçacıklardan daha egzotik bir şeyden oluşmalıdır .

Bu tür gözlemsel kısıtlamalar, teorisyenleri karanlık madde için bir avuç adaya odaklanmaya zorladı.

Ana rakipler arasında, varlığı, doğanın tüm temel kuvvetlerini ve parçacıklarını birleştirmeyi amaçlayan teoriler tarafından tahmin edilen zayıf etkileşimli kütleli parçacıklar (‘WIMP’ler’) ve gravitinler ve atom çekirdeğinin nasıl tutulduğuna dair teoriler tarafından var olduğu tahmin edilen eksenler bulunur. birlikte. Şu anda Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda devam eden deneyler yakında gerçeği ortaya çıkarabilir. – Alexandra Franklin-Cheung

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS

BAŞLIK GÖRSELİ | NASA

ÇARPIŞAN İKİ GÖKADA GÖRSELİ | NASA

Karanlık Madde Nedir? Read More »

Çok Fazla Rüzgar Türbini Rüzgar Gücünü Azaltır Mı?

[Interesting Engineering yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 08.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Rüzgar enerjisi, tüm dünyada ortaya çıkan rüzgar çiftlikleriyle giderek daha saygın bir enerji kaynağı haline geliyor. Ancak yeni bir araştırmaya göre rüzgar çiftliğinizden enerjiyi en iyi şekilde elde etmek istiyorsanız, çok fazla rüzgar türbinine sahip olmak istemeyebilirsiniz.

Helmholtz Center Hereon’dan Dr. Naveed Akhtar liderliğindeki bir ekip, bir basın açıklamasına göre, rüzgar türbinlerinin yakınlığı nedeniyle akış aşağı rüzgar çiftliğindeki rüzgar hızlarının önemli ölçüde yavaşladığını keşfetti. Nature Scientific Reports dergisinde yayınlanan araştırmaları, bu frenleme etkisinin, ortalama rüzgar hızlarında fark edilen büyük ölçekli düşük rüzgar modelleriyle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar, bu etkinin komşu rüzgar çiftliklerinin üretimini yüzde 20 ila 25 oranında azaltılabileceğini belirtiyor.

Akhtar ve ekibi, hava durumu hizmetleri tarafından da kullanılan COSMO-CLM bilgisayar modelini kullanarak, bir dizi farklı hava koşulunu kapsayan 2008-2017 dönemi için Kuzey Denizi üzerindeki rüzgar hızını hesapladılar. Araştırmacılar basın bültenlerine “Sonuçlar, genellikle Mart ve Nisan aylarında olduğu gibi istikrarlı hava koşullarında en büyük uzantıları gösteren büyük ölçekli bir düşük rüzgar hızı modeliyle karşı karşıya kalacağımızı açıkça gösteriyor. Öte yandan fırtınalı zamanlarda – özellikle Kasım ve Aralık aylarında- atmosfer o kadar karışık ki rüzgar çiftliği uyandırma etkileri nispeten küçük”, yazdılar.

Ekip, sonuçlarını doğrulamak için Kuzey Denizi’ndeki iki araştırma platformundan 2008’den 2017’ye kadar olan rüzgar ölçümleriyle simülasyonları daha da karşılaştırdı. Akhtar, “Rüzgar çiftliklerini analiz etmek için geleneksel akış modelleri çok yüksek bir uzamsal çözünürlüğe sahip, ancak bir rüzgar alanına yalnızca kısa bir süre içinde bakıyor” dedi ve “Ayrıca, bunlar bir rüzgar santralinin geniş bir alandaki hava akışını nasıl değiştirdiğini belirlemek için kullanılamaz.” diye de ekledi.

Akhtar ve meslektaşlarının vardığı sonuç, güç türbinlerinin birbirine çok yakın inşa edilmesinin endişe verici bir sonucunun olduğudur. Rüzgar enerjisi günümüzde popülerlik kazandığı için çalışma bir çok insanın dikkatini çekmiştir.

Rüzgar türbinlerinin arkasındaki mühendisler ve rüzgar çiftlikleri, verimliliği optimize etmek ve işletme maliyetlerini ve çevre üzerindeki etkilerini azaltmak için rüzgar türbinlerini hangi mesafede inşa edeceklerini planlarken bu çalışmayı ve sonuçlarını dikkate almalıdırlar.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | INTERESTING ENGINEERING

BAŞLIK GÖRSELİ | WIKIPEDIA

Çok Fazla Rüzgar Türbini Rüzgar Gücünü Azaltır Mı? Read More »

Hayvanlar Zamanı Bizden Farklı Mı Algılıyor?

[Science Focus yazısı çevirisidir.]
Tarih: 06.06.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Zaman algısı, beynin gelen bilgiyi ne kadar hızlı işleyebildiğine bağlıdır. Bilim adamları, hayvanlara önce yavaş başlayan daha sonra hızlanan ışık atımlarını göstererek bunu ölçmeye çalıştılar. Işık o kadar hızlı yanıp sönüyor ki, sanki sürekli yanıyormuş gibi görünüyor. Dikkatlice yerleştirilmiş beyin elektrotları, bu anın ne zaman gerçekleştiğini ortaya çıkarabilir.

Araştırmalar, daha hızlı metabolizmaya sahip daha küçük hayvanların, daha tıknaz, daha yavaş hayvanlara göre daha yüksek titreşen ışık frekanslarını algılayabildiğini gösteriyor. Tıpkı The Matrix’teki Neo’nun mermilerden kaçması gibi, hareketler ve olaylar daha yavaş gelişiyor gibi görünebilir.

Görünüşe göre semenderler ve kertenkeleler zamanı kedi ve köpeklerden daha yavaş algılıyor. Ve bu, sineklerin yuvarlanan gazetelerden kaçmak için çileden çıkaran yeteneklerini açıklamaya yardımcı olsa da, önemli bir soruyu da gündeme getiriyor: neden?

Evrimsel bir bakış açısıyla, hızlı tepki vermesi gereken hayvanlar için zamanı daha iyi çözünürlüklerde algılamak mantıklıdır. Ancak asıl dikkat çekici olan şey, bazı hayvanların zaman deneyimlerini ihtiyaçlarına göre artırıp azaltıyor olmasıdır. Örneğin, bazı kılıç balıkları avlanmaya başlamadan önce beyne giden kan akışını hızlandırır, zaman algılarını yavaşlatır ve saniyede işleyebilecekleri kare sayısını artırır. Böylece daha hızlı tepki vermelerine yardımcı olur.

Bir başka yerde ise, fareler üzerinde yapılan çalışmalar, beyindeki dopamin üreten nöronları uyararak zaman algısının hızlandırılabileceğini göstermiştir.

Bu bulguların, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi dopamine bağlı bozuklukları olan kişiler için derin etkileri vardır. Burada dopaminde bir azalma var, bu yüzden hastalar zamanı daha yavaş algıladıkları için belki de dürtüsel olabilirler.

Tersine, dopamin seviyelerini artıran ilaçlar ise zaman algısını hızlandırdıkları için faydalı olabilirler. Ancak, bu sadece çalışan bir hipotez.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Scıence Focus

Başlık GÖrseli | PIXABAY – GUNDULA VOGEL

Hayvanlar Zamanı Bizden Farklı Mı Algılıyor? Read More »

Parazit Karıncalara Sonsuz Gençlik Verebilir Mi?

[New Atlas yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 05.06.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Bilim adamları parazitlerin işçi karıncaların ömrünü büyük ölçüde uzattığını keşfettiler.

Tanım olarak parazitler, besin maddeleri ve diğer kaynaklar için rekabet eden konak için kötü haberdir. Ancak ilk bakışta, Temnothorax Nylanderi, karıncalar ve Anomotaenia Brevis tenyaları arasındaki ilişki için durum böyle değildi. Parazitler karıncaların bağırsaklarında yaşarlar. Ve burada ev sahiplerine enfekte olmayan karıncalara göre çok daha uzun ömür verirler.

Neler olup bittiğini araştırmak için, Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi’ndeki araştırmacılar üç yıl boyunca bazıları parazitlerle enfekte olmuş ve bazıları olmamış 58 karınca kolonisini izlediler. Bu sürenin sonunda, orijinal enfekte olmayan işçi karıncaların hiçbiri hala hayatta değildi ancak enfekte karıncaların yaklaşık yüzde 53’ü hayattaydı. Ne kadar uzun yaşayabileceklerine dair üst sınır, çalışmanın uzunluğu nedeniyle bilinmemektedir ancak şimdiye kadarki eğilim onları 20 yıla kadar hayatta kaldıkları bilinen kraliçelerle aynı seviyede tutuyor gibi görünüyor.

Enfekte karıncalar ileri yaşlarında bile genç bedenlerini korudular. Genç karıncalar sarı bir renkte olurlar. Genellikle yaşlandıkça ve derileri sertleştikçe kahverengi renge dönerler ancak enfekte karıncalar sarı kaldı. Ve araştırma daha da kolaylaştı. Enfekte karıncalar her zamankinden çok daha az aktifti. Yuvayı asla terk etmediler ya da olağan görevlerin herhangi birine yardımcı olmak için içeri girmediler. Bunun yerine, enfekte olmayan koloni arkadaşları onları beslerken, tımar ederken ve hatta taşırken yuvanın etrafında tembellik yaptılar. Bazı durumlarda, kraliçeden daha fazla dikkat çekiyorlardı.

İşte dezavantajın devreye girdiği yer burası. Enfekte olmuş karıncalar için oldukça tatlı bir iş gibi görünse de koloniler bir bütün olarak acı çekmeye başladı. Enfekte olmayan karıncalar daha stresli görünüyorlardı ve parazitler hiç ortaya çıkmasaydı olabileceklerinden daha genç yaşta ölüyorlardı.

Ekip, parazitlerin enfekte karıncaları tembel tutarak uzun oyunu oynadığını buldu. Bir ağaçkakanın yuvayı devirmesi an meselesidir ve sağlıklı karıncalar dağılırken, enfekte olanlar orada oturur ve kaderlerini beklerler.

Daha yakından incelendiğinde ekip, enfekte karıncalarda bu biyolojiyi ve davranışı yönlendiren bazı metabolik değişiklikler buldu. İşçi karıncalar kraliçeliğe terfi ettirildiklerinde yaşam sürelerini uzatan belirli genler devreye girer. Enfekte karıncalar ayrıca, karıncalar arasındaki ana iletişim yöntemi olan ve kuluçka arkadaşlarını kendilerine bakmaya sevk eden benzersiz kimyasal sinyaller verir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | NEw ATLAS

BAşlık Görseli | WIkıpedıa

Parazit Karıncalara Sonsuz Gençlik Verebilir Mi? Read More »

UYKU FELCİ: KARABASAN

[Big Think yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 31.05.2021
Yazar: Bilgin Burak Öztoprak
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Zifiri karanlığın ortasında uyandığınızı ve tamamen felç olduğunuzu fark ettiğinizi hayal edin. Birdenbire, yatağınızda agresif ve korkunç bir insan benzeri kedi olduğunu fark ediyorsunuz. Sonra, en kötü senaryo ortaya çıkıyor: Yaratık size acımasızca saldırıyor ve keskin dişlerinin etinize nüfuz ettiğini canlı bir şekilde hissediyorsunuz. Ertesi sabah vücudunuzda bir morlukla uyanırsınız.

Kulağa Stephen King korku romanından fırlamış gibi geliyor, ancak olaylar gerçek hayattaki bir uyku felci vakasını anlatıyor.

Uyku felci, bir kişinin uykudan uyandığı ancak geçici olarak felç olduğu, hareket edememesi veya konuşamaması durumudur. Aslında, fenomen nadir değildir. İnsanların yaklaşık yüzde 20’si hayatlarında en az bir kez uyku felci yaşar.

Uyku Felcinin Nörolojik Kökenleri

Uyku felci genellikle gün içinde kestirdiğimizde, çok uzun bir yolculuk sonrası meydana gelen jet lag ile veya herhangi bir şekilde uykusuz kaldığımızda ortaya çıkar. Hızlı göz hareketi uykusu (REM) adı verilen ve çoğu canlı rüyanın meydana geldiği uyku aşamasındayken uyandığımızda uyku felci meydana gelir. REM sırasında beynimizdeki planlama ve mantıklı düşünme yeteneğimizin merkezinde yer alan bir kısım kapanır. Bu olay, rüyalarımızın neden bu kadar gerçeklik dokusunun kontrol çıktığını da açıklar.

REM sırasında bu kadar yoğun “gerçek” rüyalar görmemizi ve potansiyel olarak kendimize zarar vermemizi önlemek için beynimiz bedenimizi geçici olarak felç eder. Ancak bazen aslında REM uykusundayken uyanırız. Bu durumda REM uykusu ile uyanıklık arasında kalırız. Uyanık halde olmamıza rağmen vücut felç halde kalmaya devam eder, konuşma ve hareket yeteneklerini kaybeder. Hatta bazı durumlarda bu felci durumun üzerin bir de canlı rüyalar görebiliriz. Kültürümüzde karabasan olarak adlandırılan durum da budur. Ayrıca Astral Seyahat olarak anlatılan durumlar da uyku felci ve REM uykusu sırasında meydana gelmektedir.

Uyku felci, inançlara ve psikolojik durumlara bağlı olarak artmaktadır. Kişi yatağa girdiği zaman ona saldırmasını beklediği bir yaratığı düşünür ise bu düşünceler beyindeki korku merkezlerini harekete geçirerek REM sırasında uyanmaları ve uyku felci ihtimalini arttırır. Bir kez uyku felci geçiren insan bunu kültürel inançları ışığında yorumlayarak, “Kötü bir ruh tarafından saldırıya uğruyorum” diye düşünerek onlardan daha da korkar. Daha fazla korku daha fazla uyku felcine sebep olur. 

Orada bitmiyor. Artık daha sık uyku felci yaşadıklarını ve bu dönemlerin daha uzun ve daha korkunç olduğunu fark ediyorlar. Doğaüstü bir yaratık tarafından hedef alındıklarına, hatta belki de ele geçirildiklerine ikna olurlar. Bu da onları daha da korkutur ve kısır döngü kendi kendine beslenmeye devam eder. 

Uyku felci korkusunun üzerinden gelebilmek için aslında bunun rüyanın bir parçası olduğunun farkında olmak gerekir. Yaratıklara olan korku azalırsa uyku felci sayıları da azalır. Rüyalarınızı kontrol edebilmek de bu durumun üstesinden gelmek için farklı bir çözüm yoludur. Meditasyon ve gevşeme tedavilerinin de uyku felcini +%50 oranda azalttığı bazı incelemelerde görülmüştür. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | BİG THİNK

BAŞLIK GÖRSELİ | PIXABAY

 

 

UYKU FELCİ: KARABASAN Read More »

Yapay Zeka Gerçek Bir Düşünceye Ulaşabilecek Mi?

[BIG THINK yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 19.05.2021
Yazar: Bilgin Burak Öztoprak
Ortalama Okuma Süresi: 7 dakika

Yeni bir işe başladınız ve iş yerinde ilk gününüz. Yeni iş arkadaşınız sohbet başlatmak için size “Dün gece maçı izledin mi?” diye soruyor. Futboldan nefret ediyorsunuz, ancak yeni iş yerinde hiç arkadaşınız da yok. Cevabınız “Elbette, bu sonuca inanamıyorum.” Oluyor. İlginç bir şekilde bu cevap işe yarıyor ve bir süre daha sohbet ediyorsunuz. Bundan sonraki günlerde ise bir yalanı yaşamaya devam ediyorsunuz. Hafta sonu birkaç futbol programı izlediniz, birkaç araştırma yaptınız. İş yerine dönünce sadece hafta sonu duyduğunuz şeyleri tekrar ettiniz. Söylediğiniz şeyler hakkında bir fikriniz yok ancak iş arkadaşınız söylediklerinizden etkilendi. Bir şekilde futboldan anlıyor gibi göründünüz. Ancak soru şu: Futbolu gerçekten biliyor musunuz yoksa bilgiyi taklit mi ediyorsunuz? Aradaki fark nedir? Filozof John Searl’in “Çin Odası’na” hoşgeldiniz!

ÇİN ODASI NEDİR?

John Searle’nin “Çin Odası” nın görselleştirilmesi.

Searle’ın argümanı, zihnin tam olarak hangi rolü oynadığıyla veya başka bir deyişle ne yaptığı ya da hangi “işleve” sahip olduğunu açıklayabileceğini savunan felsefedir. 

İşlevselciliği matematikteki fonksiyonlara benzetebiliriz. İnsan zihni bir “girdi-süreç-çıktı” modelini izliyor gibi görünmektedir. Çin Odası düşünce deneyi, insan zihni bu kadar basit şekilde çalışan biyolojik bilgisayarlar olmadığını göstermeye çabası içerisindedir.

Bir oda hayal edin. Odanın içinde Çince bilmeyen John var. Odanın dışındaki bir Çinli odanın içine Çince bir mesaj gönderir. John’un elinde ise Çince karakterler için bir “Girdi-Çıktı” kitabı var. Örneğin, <你 好吗> alırsa, doğru cevap <我 还好> olur. John’un yapması gereken tek şey talimat kitabını takip etmek. Odanın dışındaki Çinli konuşmacı, içeriden Çince bilen biriyle konuştuklarını düşünüyor. Ama gerçekte, içeride yalnızca John ve elindeki kitabı var.

Anlamak nedir?

John Çince anlıyor mu? Çin Odası, her bakımdan, zihnin hesaplamalı bir görünümüdür, ancak görünen o ki, bir şeyler eksiktir. Bir şeyi gerçekten anlamak, “Girdi-Çıktı” otomatikleştirilmiş bir yanıtını vermek değildir.

Yapay zekalar bu şekilde programlanır. Bir bilgisayar sistemi, belirli girdilerin sınırlı bir listesine dayalı olarak belirli bir çıktı sağlamak üzere programlanmıştır. “Fareye çift tıklarsam bir dosya açarım.” Giriş – İşlem – Çıkış.

Yapay Zekanın Geleceği

Adil olmak gerekirse, yapay zeka alanı daha yeni başlıyor.  Ancak bu, AI’nın her zaman böyle olacağı anlamına gelmez. AI’nın (en azından) çok da uzak olmayan bir gelecekte bir insan tepkisini mükemmel bir şekilde taklit etmesi oldukça olasıdır. Dahası, bugün AI’lar giderek daha gelişmiş öğrenme yeteneklerine sahiptir. Algoritmalar artık sadece girdi-işlem-çıktı değil, daha çok sistemlerin bilgi aramasına ve aldıklarına yeniden adapte olmasına izin veriyor. Bunun kötü şöhretli bir örneği, bir Microsoft sohbet botunun Twitter’da okuduklarından öğrendikten sonra ırkçılıktan bahsetmeye başladığında meydana geldi. Bir diğer örnek ise, iki Facebook sohbet robotu birbirleriyle kendilerinin icat ettiği bir dilde yaptıkları sohbet keşfedildikten sonra kapatıldı. Ne yaptıklarını anladılar mı? Yeterince öğrenme ve yeterince pratikle, bir yapay zeka “Çin Odası” nın anlayışa ulaşamayacağını kim söyleyebilir?

Taklit anlayışa dönüşebilir mi?

Zaman zaman hepimiz Çin Odası’ndaki John Olmuşuzdur. Bir spor hakkında konuşmak, bir sınava katılmak, anlamını tam olarak bilmediğimiz bir kelime kullanmak veya matematik problemlerini hesaplamak. Hepimiz anlayışı taklit edebiliriz, ama aynı zamanda şu soruyu da akla getiriyor: Taklit ederek anlayabilecek kadar akıcı ve yetkin bir hale gelebilir miyiz? Bir eylemi yeterince tekrarlarsanız, kolay ve alışkanlık haline gelir. Örneğin, bir dil, müzik aleti veya matematik hesaplama pratiği yaptığınızda, bir süre sonra bu ikinci doğa haline gelir. Beynimiz tekrarla değişir.

Öyleyse, yeni bir şey öğrendiğimizde hepimiz Çin Odaları’ndaki John olarak başlayabiliriz, ancak bu hala bizi uygun bir soruyla baş başa bırakıyor: John Çince’yi ne zaman, nasıl ve hangi noktada gerçekten anlıyor ? Daha da önemlisi, Siri veya Alexa sizi hiç anlayacak mı?

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | BIG THINK

BAŞLIK GÖRSELİ | FREEPIK

Çin oDası Görseli | MEDIUM

Yapay Zeka Gerçek Bir Düşünceye Ulaşabilecek Mi? Read More »

Görünmez Mürekkep Ve Yapay Zekanın Kombinasyonu

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 18.05.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Görünmez mürekkeple kodlanmış mesajlar, yalnızca casusluk kitaplarında bulunan bir şeye benziyor ancak gerçek hayatta önemli güvenlik amaçları olabilir. Fakat şifrelemeleri öngörülebilirse kırılabilirler. Şimdi, ACS Applied Materials & Interfaces’te rapor veren araştırmacılar, hem UV ışığı hem de doğru mesajları ortaya çıkarmak için kod öğretilen bir bilgisayar gerektiren normal mürekkep ve karbon nanoparçacık bazlı görünmez mürekkeple karmaşık kodlanmış veriler yazdırdılar.

Elektronik kayıt yöntemleri ilerlerken bile, kağıt hala verileri korumanın yaygın bir yoludur. Görünmez mürekkep, sınıflandırılmış ekonomik, ticari veya askeri bilgileri meraklı gözlerden gizleyebilir ancak birçok popüler mürekkep toksik bileşikler içerir ve ışık, ısı veya kimyasallar gibi tahmin edilebilir yöntemlerle görülebilirler. Düşük toksisiteye sahip olan karbon nanopartiküller, ortam aydınlatması altında esasen görünmez olabilir ancak ultraviyole (UV) ışığa maruz kaldıklarında canlı görüntüler oluşturabilirler. Ek olarak, karmaşık bilgilerin nasıl işleneceğini öğrenen işleme algoritmaları ağları tarafından yapılan yapay zeka (AI) modellerindeki gelişmeler, mesajların yalnızca uygun şekilde eğitilmiş bilgisayarlarda deşifre edilebilmesini sağlayabilir. Bu nedenle, Weiwei Zhao, Kang Li, Jie Xu ve meslektaşları, bir floresan karbon nanopartikül mürekkebinde basılan sembolleri tanımlamak ve şifresini çözmek için bir yapay zeka modeli eğitmek istedi ve UV ışığına maruz kaldığında gizli mesajları açığa çıkardı. 

Araştırmacılar, UV ışığına maruz kaldığında mavi görünen görünmez bir mürekkep oluşturmak için suyla seyrelttikleri sitrik asit ve sisteinden karbon nanopartiküller yaptılar. Ekip, yaptıkları mürekkebi bir mürekkep kartuşuna yükledi ve mürekkep püskürtmeli bir yazıcıyla kağıda bir dizi basit sembol yazdırdılar. Daha sonra, birden fazla algoritmadan oluşan bir yapay zeka modeline UV ışığıyla aydınlatılan sembolleri tanımayı ve özel bir kod kitabı kullanarak şifrelerini çözmeyi öğrettiler. % 100 doğrulukla, yapay zeka modeli normal mürekkep sembollerini “DURDUR” olarak okur, ancak yazı üzerinde bir UV ışığı tutulduğunda, görünmez mürekkep istenen “BAŞLA” mesajını gösterir. Araştırmacılar, bu algoritmaların sembollerdeki küçük değişiklikleri fark edebildiğinden, bu yaklaşımın yüzlerce farklı öngörülemeyen sembol kullanarak mesajları güvenli bir şekilde şifreleme potansiyeline sahip olduğunu söylüyorlar.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Scıence Daıly

BAŞLIK GÖRSELİ | FREEPIK

 

Görünmez Mürekkep Ve Yapay Zekanın Kombinasyonu Read More »

Beyincik, İnsan Beyninin Evriminde Önemli Bir Rol Oynamış Olabilir!

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 15.05.2021
Yazar: Hatice Eflatun
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Beyincik (beynin hareketi koordine etmekten görevli kısmı),  insan kültürüne, diline ve alet kullanımına katkıda bulunmuş olabilecek evrimsel değişikliklere tabi tutuldu. Bu yeni bulgu, Duke Üniversitesi’nden Elaine Guevara ve meslektaşları tarafından 6 Mayıs’ta PLOS Genetics dergisinde yayınlanan çalışmada ortaya çıktı. 

Çalışma, epigenetik modifikasyonları insan, şempanze ve maymunların beyinciklerindeki DNA ile karşılaştırıyor.

İnsanların olağanüstü düşünme ve öğrenme kapasitelerini nasıl geliştirdiklerini inceleyen bilim adamları, sıklıkla beynin ahlaki muhakeme ve karar verme gibi yürütme işlevleri için hayati önem taşıyan bir parçası olan prefrontal kortekse (davranışların bütün bileşenlerinin bağlantılarını yapan ve onları bütünleştiren alan) odaklandılar. Ancak son zamanlarda beyincik, insanın kavramasındaki rolü nedeniyle daha fazla ilgi görmeye başladı.

Guevara ve ekibi, insanlar, şempanzeler ve al yanaklı makak maymunları arasındaki moleküler farklılıkları araştırarak beyincik ve prefrontal korteksin evrimini araştırdı. Spesifik olarak, epigenetik farklılıkları (DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmamakla birlikte kalıtımsal olan değişimler) bulmak için üç türdeki iki beyin dokusundan genomları incelediler. Bunlar, DNA dizisini değiştirmeyen, ancak hangi genlerin açılıp kapanacağını etkileyebilen ve gelecek nesillere aktarılabilen modifikasyonlardır.

Şempanzeler ve al yanaklı makaklarla karşılaştırıldığında, insanlar beyincikte prefrontal korteksten daha büyük epigenetik farklılıklar gösterdi ve bu da insan beyninin evriminde beyinciğin önemini vurguladı. Epigenetik farklılıklar, özellikle beyin gelişimi, beyin iltihabı, yağ metabolizması ve sinaptik plastisitlerde yer alan genlerin ne sıklıkta kullanıldıklarına bağlı olarak nöronlar arasındaki bağlantıların güçlendirilmesi veya zayıflaması üzerinde belirgindir.

Yeni çalışmada belirlenen epigenetik farklılıklar, insan beyninin nasıl çalıştığını ve yeni bağlantılar kurma ve adapte etme yeteneğini anlamakla ilgilidir. Bu epigenetik farklılıklar ayrıca yaşlanma ve hastalıklarda da rol oynayabilir. Önceki çalışmalar, prefrontal korteksteki insanlar ve şempanzeler arasındaki epigenetik farklılıkların psikiyatrik koşullar ve nörodejenerasyonda yer alan genlerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Genel olarak yeni çalışma, insan beyninin nasıl geliştiğini incelerken beyinciğin dahil edilmesinin önemini doğrulamaktadır.

Guevara şunları ekliyor: “Sonuçlarımız insan beyninin evriminde beyinciğin önemini ve insan neokorteksini ayırt eden daha önce tanımlanmış epigenetik özelliklerin neokortekse özgü olmadığını gösteriyor.”

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE DAILYPreFrontal Korteks Görseli | WIKIPEDIA

BAŞLIK GÖRSELİ | PIXABAY

 

Beyincik, İnsan Beyninin Evriminde Önemli Bir Rol Oynamış Olabilir! Read More »

Big Bang Ve Bilmen Gerekenler

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 05.05.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Big Bang’in kanıtı nedir?

Evren sonsuza kadar var olmadı. Bir başlangıcı var. Yaklaşık 13.82 milyar yıl önce madde, enerji, uzay ve zaman Big Bang denen bir ateş topunun içinde patlak verdi. Zamanla genişledi ve soğuyan enkazdan donmuş galaksiler (Samanyolu’nun yaklaşık iki trilyondan biri olduğu yıldız adaları) meydana geldi. Bu, Big Bang teorisidir.

Yoktan var olan bir evren o kadar çılgın ki, bilim adamlarının bu fikri tekmelemeye ve çığlık atmaya sürüklenmesi gerekiyordu. Ancak kanıtlar ikna edici. Galaksiler, kozmik şarapnel parçaları gibi savruluyor. Ve Big Bang’in sıcağı hala çevremizde. Kozmik genişlemeyle büyük ölçüde soğutulan bu “son parıltı”, görünür ışık olarak değil, temelde mikrodalga radyasyonu olarak görünür.

Radyo gökbilimciler tarafından 1965’te keşfedilen “kozmik arka plan radyasyonu”.

Big Bang nerede oldu?

Bir dinamit çubuğu patladığında, patlama tek bir yerde meydana gelir ve şarapnel boşluğa uçar. Big Bang’de merkez yoktu ve önceden var olan boşluk yoktu, bu yüzden herhangi bir ‘yerde’ olmadı. Uzayın kendisi ortaya çıktı ve aynı anda her yerde genişlemeye başladı.

Big Bang teorisinin sorunları nelerdir?

Temel fikir (Evrenin sıcak ve yoğun başladığı ve o zamandan beri genişleyip soğuduğu) tartışılmaz. Ancak kozmologlar, belirli gözlemleri hesaba katmak için teori üzerinde ince ayarlar yapmak zorunda kaldılar.

İlk olarak, standart Big Bang modelinde, galaksiler maddeyi kütleçekimsel olarak çekerek büyürler. Ama eğer olan tek şey bu olsaydı, oluşmaları 13,82 milyar yıldan çok daha uzun sürerdi. Gökbilimciler bunu, görünür yıldızların ve galaksilerin, fazladan yerçekimi galaksi oluşumunu hızlandıran görünmez ‘karanlık madde’ tarafından altı kat daha ağır bastığını varsayarak düzeltiyorlar.

İkincisi, temel Büyük Patlama, galaksiler arasındaki çekim kuvvetinin, kozmik genişlemeyi yavaşlatan elastik bir ağ gibi davrandığını öngörüyor. Ancak 1998’de gökbilimciler, Evren’in genişlemesinin hızlandığını keşfettiler. Bunu, görünmez olan, alanı dolduran ve itici yerçekimine sahip olan ‘karanlık enerji’nin varlığını varsayarak düzeltirler.

Evrenin neden her yerde aynı sıcaklığa sahip olduğunu açıklamak için temel teoriye son bir ince ayar yapılması gerekiyor. Bunu hesaba katmak için gökbilimciler, Evren’in erken dönemde beklenenden daha küçük olduğunu, ardından ilk bölünmüş saniyesinde süper hızlı bir genişleme – bir ‘enflasyon’ geçirdiğini düşünüyor. Bu, bugün uzayda var olan boşluğun yüksek enerjili bir versiyonu olan “şişirici vakum” tarafından yönlendirildi.

Çoklu evrenler Okyanusu İlistrasyonu
Çoklu Evrenler Okyanusu İlistrasyonu

Big Bang’den önce ne oldu?

Modern fiziğin ikiz sütunları, Einstein’ın Genel Görelilik ve kuantum teorisidir. İlki büyük ölçekli Evrende hüküm sürerken, ikincisi atomların ve bileşenlerinin küçük ölçekli dünyasını yönetir. Bir birleşmeye direndiler, bu bir problem çünkü Büyük Patlama’da Evren küçüktü.

Nasıl ortaya çıktığını anlamak için, Einstein’ın teorisini kuantum teorisi ile birleştirmek şarttır. En iyi aday, gerçekliğin temel yapı taşlarını 10 boyutlu uzay-zamanda titreşen minik kütle-enerji dizileri olarak gören ‘sicim teorisidir’. Ancak böyle bir teori elde edersek nihai soruları yanıtlayabiliriz: Uzay nedir? Saat kaç? Evren nedir? Ve nereden geldi?

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS

BAŞLIK GÖRSELİ | NBC NEWS

kOZMİK ARKAPLAN RADYASYONU GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

ÇOKKLU EVRENLER GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

Big Bang Ve Bilmen Gerekenler Read More »

Anti Madde Yıldızlar Galaksimizde Gizleniyor Olabilir

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 04.05.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Anti madde, normal maddenin garip, şeytani ikizidir ve çoğunlukla evrenimizden sürüldüğü düşünülmektedir. Fakat yine de yıldızlar gibi büyük kümeler halinde gizleniyor olabilirler mi?

Gökbilimciler şimdi bu “anti-yıldızların” kanıtı olabilecek birkaç sinyal tanımladılar ve bunlardan kaçının kendi galaksimizde saklanıyor olabileceğini hesapladılar.

Bilim kurgu gibi görünse de anti madde gerçektir. Basitçe tanımlamak gerekirse, zıt yüke sahip olması dışında olağan madde ile tamamen aynıdır. Bunun anlamı madde ve anti madde parçacıkları karşılaştığında, her ikisinin bir enerji patlamasıyla birbirini imha ettiği anlamına gelir.

En çok kabul gören evren modellerine göre, madde ve anti madde Büyük Patlama ’da oluşmuş olmalı. Ancak, bugün madde kozmosa hakim görünüyor. Anti madde yalnızca eser miktarda, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi aletlerde veya doğal süreçte; şimşek, kasırgalar, kozmik ışın etkileşimleri, radyoaktif bozunma veya nötron yıldızları ve kara deliklerden plazma jetleri ile üretilir.

Peki tüm anti madde nereye gitti? Görünüşe göre normal maddeyle temastan neredeyse tamamen silindi. Ama belki de madde – anti madde oranı sandığımız kadar çarpık değildi. Teorik olarak, yakınlarda onu yok edecek normal bir madde olmadığı sürece, anti maddenin yıldızları ve galaksileri ve hatta yaşamı oluşturmaması için hiçbir neden yoktur. Bu ilgi çekici bir olasılık ancak doğrulanması son derece zor. Sonuçta anti-yıldızlar da tıpkı normal olanlar gibi parlayacaktı.

Anti madde kendini farklı şekillerde de gösterebilir. Uzayda, normal maddeden tamamen yoksun bir bölgede anti-yıldızların oluşması oldukça zor olacağından, bilim insanları imkân dahilinde başıboş dolaşan anti maddenin normal maddeyle karşılaşmasından açığa çıkacak gama ışınlarını yakalayarak tespit edebilirler.

Samanyolu üzerinde yer alan yıldız karşıtı gama ışını sinyallerinin konumlarını gösteren görsel.

Gökbilimcilerin de yeni bir çalışmada aradığı şey de işte bu. Ekip, Fermi Uzay Teleskobundan alınan 10 yıllık verilerden, anti-yıldızlardan gelmiş olabilecek 5787 gama ışını analiz etti. Uzayda birçok nesne gama ışınları yayıyor, bu nedenle araştırmacılar o tek bir noktadan gelen gama ışınlarına odaklandılar ve o ışınlar madde – anti madde yok oluşundan beklenene benzer bir ışık spektrumuna sahipti.

Binlerce veri arasından aradıklarına uyan 14 tanesi vardı. Tabi bulunanların anti-yıldız olduklarına kesin bir kanıt değil. Ekip, pulsarlar veya kara delikler gibi daha iyi bilinen gama ışını yayıcıları olma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu kabul ediyor. Ama en azından olasılık var.

Ekip buradan yola çıkarak galaksimizde makul derecede kaç tane anti-yıldız olabileceğine dair bir tahmin elde etti. Eğer anti-yıldızlar normal yıldızlar gibi dağılmışsa ve yükleri dışında herhangi bir farklılıkları yoksa (bunun üzerine çalışmalar hala sürüyor) o zaman gördüğümüz her 300000 yıldızdan birinin anti-yıldız olduğunu keşfettiler.

Bu gerçekten ilgi çekici bir fikir ve daha fazla kanıt için çok çalışılması gerekecek.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | NewAtlas

Başlık Görseli | ESA

GAMA IŞIN KONUMLARI GÖRSELİ | IRAP

Anti Madde Yıldızlar Galaksimizde Gizleniyor Olabilir Read More »

İmposter Sendromu

[Verywellmind yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.05.2021
Yazar: Bilgin Burak Öztoprak
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

İmposter Sendromu, diğer insanların sizi algıladıkları kadar yetkin ve becerikli olmadığınıza inanmanın içsel bir deneyimini ifade eder. Kısaca, imposter sendromu sahte gibi hissetme deneyimidir.

 

Bu sendroma sahip bir kişi, ulaştığı mesleki konuma ya da toplum içindeki statüsüne tesadüfen ulaştığını, adının önünde sahip olduğu etiketi aslında hak etmediğini; her an diğer insanların onun bu sahtekarlığının farkına varabileceklerini düşünür. 

Hastalığın yaygın belirtilerinden bazıları şunlardır:
  • Kendinden şüphe
  • Yetkinlik ve becerilerinizi gerçekçi bir şekilde değerlendirememe
  • Başarınızı dış faktörlere bağlamak
  • Beklentileri karşılayamayacağınıza dair korku

 

İmposter sendromu, bazı insanlarda başarıyı körükleyebilmektedir, ancak bunun kaygı gibi bir bedeli vardır. Kimsenin sizin sahtekarlığınızın farkına varmaması için gereğinden fazla hazırlık yapabilir, gereğinden fazla çalışabilirsiniz. Ancak bu durumda, daha fazla çalışmanın daha çok başarı getirebilmesi nedeniyle imposter sendromunun sizi daha fazla etkilemesi de mümkün. 

 

İlerleyen seviyelerde, hissettiğiniz bu duygular kaygılarınızı arttırarak depresyona yol açabilmektedir. İmposter sendromu yaşayan insanlar, sosyal anksiyete bozukluğundan muzdarip olanlara benzer şekilde diğer insanlar ile nasıl hissettikleri hakkında konuşmama ve sessizce mücadele etme eğilimine sahiptir.

 

İlk olarak 1978 yılında psikolog Suzanne Imes ve Pauline Rose Clance tarafından tanımlanan bu sendrom, ünlü sanatçılarda, üst düzey yöneticilerde ve çok iyi seviyede bulunan okullarda okuyan öğrencilerde sıklıkla görülüyor. İnsanların %70’inin bu sendromu hayatlarının en az bir bölümünde yaşayacağı tahmin edilmektedir. Tarihteki en ünlü bilim insanlarından birisi olan Albert Einstein, hayatının son dönemlerinde söylediği “Yaptığım işe atfedilen abartılı itibar beni hasta ediyor. Kendimi üçkağıtçının teki olarak görmekten alıkoyamıyorum.” sözüyle İmposter Sendromu yaşadığına işaret etmiştir.

İmposter Sendromu ile başa çıkma:
  • Hislerinizi diğer insanlar ile paylaşabilirsiniz. Diğer insanlar, sizin sahip olduğunuz ancak farkında olmadığınız bazı özellikleriniz nedeniyle size hayranlık duyuyor, sizi takdir ediyor olabilir.
  • Başkalarına odaklanın. Sizinle aynı düzeyde bulunan insanların aslında sizden çok da farklı olmadığını görmek size bulunduğunuz konumu hak ettiğinize işaret edebilir.
  • Yetersiz hissettiğiniz konudaki yeteneklerinizi objektif bir şekilde değerlendirin. Başarılı ve iyi olduğunuz yönleri görmeye çalışın.
  • Mükemmeliyetçilikten vazgeçin. Bir şeyin mükemmel olması için harcayacağınız çabayı farklı işleri makul düzeyde iyi yapabilmek için harcamak hem daha verimli olacaktır hem de kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. 

Son olarak; unutmayın ki kendinizi bir sahtekâr olarak hissediyorsanız, şansa ya da diğer faktörlere atfedilebilecek bile olsa bir başarıya sahip olduğunuz anlamına gelmektedir. 

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | VERYWELLMIND

BAŞLIK GÖRSELİ | Fernando Dowhen, Pixabay

among us(game) | ınnersloth

İmposter Sendromu Read More »

COVID-19: Nereden geldiğini hiç çözebilecek miyiz?

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 30.04.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Covid-19 kökeni yarasalar mıydı? Pangolinler miydi? İkisi de miydi? Başka bir şey miydi? SARS-CoV-2’nin kökenini bulmak, gelecekteki salgın hastalıklarla savaşmak için çok önemlidir.

SARS-CoV-2 virüsünü ilk keşfetmemizin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında virüsün nereden geldiğini ve insanlara ilk nasıl bulaştığını anlamaya çalışan birçok çalışma yapıldı.

Virüsün doğal olarak evrimleştiğine, Aralık 2019’dan önce Çin’de yayıldığına ve bir hayvan konakçıdan insanlara sıçradığına dair çok iyi kanıtlar var. Bununla birlikte, hangi hayvan konakçıların dahil olduğunu ya da tam olarak ne zaman insanlara sıçradığını bilmiyoruz.

SARS-CoV-2 virüsünün en yakın akrabalarından biri olan RaTG13’ün, pandeminin başladığı Wuhan’dan yaklaşık 1000 mil uzakta, Çin’in Yunnan eyaletindeki bir mağaradaki at nalı yarasalarında bulunduğunu biliyoruz.

SARS-CoV-2, Çin’deki kızıl at nalı yarasalarında (Rhinolophus sinicus) insanlar için bir tehdit haline gelmeden önce onlarca yıldır evrim geçiriyor olabilir. © Dr Libiao Zhang / Guangdong Entomological Institute

RaTG13 virüsü SARS-CoV-2’ye çok benzerken, başak protein reseptör bağlanma alanında farklılıklar içerir (virüsün enfeksiyonun başlangıcında bir insan hücresindeki ACE2 proteinine tutunan kısmıdır) . Farklılıklar, RaTG13’ün insanları iyi bir şekilde enfekte etmeyeceğini gösteriyor, bu da RaTG13’ün SARS-CoV-2’nin ebeveyni olma ihtimalinin düşük olduğu anlamına geliyor. Bunun yerine, RaTG13 virüsünün veya benzeri bir virüsün yarasalardan, virüsün insan popülasyonuna atlamadan önce daha da evrimleştiği farklı bir ara hayvan konağına sıçramış olabileceği düşünülüyor.

İlk Araştırmalar

Çin’deki pangolinlerde ek, ilgili virüsler buldu. Genel olarak bu pangolin virüsleri, SARS-CoV-2 ile RaTG13 kadar yakından ilişkili olmasa da, muhtemelen insanları enfekte edebilecek benzer bir dikenli protein reseptör bağlanma alanı gösterdiler. Bu sonuçlardan, bir pangolin SARS-CoV-2 ve bir RaTG13 virüsü yeniden birleştiğinde SARS-CoV-2’nin evrimleşmiş olabileceği ve insanlara kolayca bulaşabilecek yeni bir virüs oluşturduğu öne sürüldü ve pandemiyi başlatan da buydu.

Ancak daha fazla araştırma, bu rekombinasyonun gerçekte gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt bulamadı ve bunun yerine, SARS-CoV-2 virüslerinin Çin’deki at nalı yarasalarında birkaç on yıl boyunca evrimleştiğini ve insanlara bulaşmak için mutlaka bir ara konakçıya ihtiyaç duymadığını ileri sürdü.

SARS-CoV-2’nin kökenini yarasalarda veya diğer hayvanlarda ara konakçı olarak kanıtlamaya çalışmak için, Dünya Sağlık Örgütü kısa süre önce Çin’e, birçok farklı türde vahşi ve evcilleştirilmiş hayvanlarda ilgili virüslerin izlerini arayan keşif amaçlı bir misyon başlattı. Binlerce örneğe rağmen, SARS-CoV-2’nin öncü virüsü bulunamadı.

Virüsün Wuhan yakınlarındaki denenmemiş hayvan popülasyonlarında hala pusuda olması mümkündür. Virüsün daha uzaklardan gelmesi, ara konakçılar veya vahşi hayvan ticareti yoluyla Wuhan’a seyahat etmesi de mümkündür. Ama asla bilemeyebiliriz. Bulaşıcı bir hastalığın hayvan rezervuarının tanımlanması yıllar alabilir ve bazı hastalıklar için kesin köken genellikle bilinmemektedir. Bu zorluklara rağmen, SARS-CoV-2’nin kökenlerinin araştırılması devam edecek.

SARS-CoV-2 virüsünün kökenini araştırmak için iyi nedenler var, ancak bunlar mevcut durumumuzu veya pandemiyi kontrol etme yeteneğimizi doğrudan etkilemeyebilir. Virüsün kökenini keşfedebilirsek, bazı vahşi hayvan popülasyonunda gelecekteki SARS-CoV-2 salgınları için risk oluşturabilecek bilinmeyen bir virüs rezervuarı olup olmadığını öğrenebiliriz. Virüsün yalnızca yarasalarda geliştiğini ve insanları enfekte etmeden önce bir ara konakta daha fazla evrime ihtiyaç duymadığını keşfedersek bu özellikle doğrudur.

Ayrıca ilgili SARS-CoV virüslerini keşfedebilir ve insanlara sıçramalarını önlemek için adımlar atabiliriz. Uzun vadede, virüsün nereden geldiğini anlayarak, yeni hayvan virüslerinin insan popülasyonuna girmesini engellemek ve muhtemelen gelecekteki salgınları önlemek için daha iyi konumlanmış olacağız.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCEFOCUS 
Başlık Görseli | WIKIPEDIA 

COVID-19: Nereden geldiğini hiç çözebilecek miyiz? Read More »

Uzay araçları nelerdir? Ne işe yararlar ?

[Özgün yazıdır]
Tarih: 25.04.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Uzay araçları, uzaydaki bir noktaya gitmek veya uzaydaki belli yörüngede belli görevleri yerine getirmek için tasarlanmış araçlardır. Ayrı görevler için özel tasarlanmış birçok uzay aracı vardır. İnsanların inşa ettiği ilk uzay aracı 1942 yılında fırlatılan alman yapımı “Vergeltungswaffe 2” roketidir. Bu roket bu yazıda da bahsettiğim roketlerin öncüsüdür. Bu roket ile başlayan uzay sanayisinde üretilen roketler ve diğer uzay araçlarını görevlerine göre sınıflandırarak tanıyalım. Her bir uzay aracı için ayrı yazı yazmak gerekiyor bu yüzden bu yazıda kullanılan uzay araçlarının olduğu genel bilgilendirme yapmak istiyorum.

Bilimsel Uzay Roketleri:

Bilimsel Uzay Roketleri, katı ya da sıvı yakıtla veya iki yakıt türünün de berber kullanıldığı hibrit şeklinde çalışan yükünü ki bu insan da olabilir uzaydaki bir noktaya taşımak amacıyla kullanılan uzay araçlarıdır. Bu tür roketlerin öncüsü Vergeltungswaffe 2 roketi olsa da ilk yükü Dünya yörüngesine taşıyan roket sovyet yapımı, 1957 yılında fırlatılan “Sputnik 1” uydusunu taşıyan Sputnik (8K71PS/8A91) roketidir. Günümüzde uzaya insan taşımada sadece roketler kullanılmaktadır.

Vostok 1 Roketi
Uzay Mekiği:

Uzaya gitmenin maliyetini düşürmek ve insanlı görevlerin daha güvenli olması için tasarlanmış uçak benzeri uzay araçlarıdır. Nasa tarafından inşa edilen uzay araçları 191-2011 yılları arasında kullanılmıştır. Birçok uçuşta uzay araçları tahrip olmuştur. maaliyeti roketlerden fazla olmaya başlaması, kısmen yeniden kullanılabilir olması ve güvenlik sorunlarından dolayı kullanılması bırakılmıştır.

Discovery Uzay Mekiği Görseli
Uzay İstasyonu:

Uzayda yaşam kabiliyetini ölçmek ve çeşitli deneyleri gerçekleştirmek için belli bir yörüngede dolanan istasyonlardır. 1998 yılında uzayda yapımına başlanan ve hala çalışmakta olan Uluslararası Uzay İstasyonunu en fazla 7 kişilik kapasiteye sahiptir.

Uluslararası Uzay İstasyonu Görseli
Yapay Uydu:

Belli bir yörüngede dolanan daha sensörleri ile bilgi toplayıp ileten uzay araçlarıdır. Otonom ve bilgisayar kontrollü çalışırlar. Uyduların ilki 1957 yılında fıraltılan sovyet yapımı “Sputnik 1” uydusudur. Yapay uyduların görevi haberleşmeyi sağlamak, ortam verisini almak, etrafında döndüğü gök cismini gözlemek veya uzayklardaki gök cisimlerini gözlemlek gibidir.

Sutnik 1 Görseli
Uzay Kondusu:

Gök cisimlerine inmek için tasarlanan uzay araçlarıdır. Apollo projesinde olduğu gibi insan taşımak için veya Mars Phonix projesinde olduğu gibi bilimsel bir görevi yerine getirmek için kullanılırlar.

Phonix Görseli
Uzay Gezgini:

Gök cisimlerini detaylı incelemek için hareket etme kabiliyetine sahip uzay araçlarıdır. Gezdikleri bölgede numune toplama, fotoğraf çekme gibi görevleri yerine getirirler. Haraket kaabiliyetleri bulundukları gök cismi ile görev kontrol merkezi arasındaki iletişim süresine bağlı olarak çok yavaştır. Bu konuyla ilgili detaylı bilgiyi Alo Mars projesinden edinebilirsiniz.

 

 

Curiosity Görseli

 

 

Kaynakça & İleri Okuma

Uzay yarışı | Wikipedia
Vergeltungswaffe 2 | Wikipedia
Uzay aracı | Wikipedia
Sputnik (8K71PS/8A91) (Roket ) | Wikipedia
Sputnik | Wikipedia
Dragon 2 | Wikipedia
VENÜS projesi | DUTlab
Uzay Mekiği | Wikipedia
Alo Mars | DUTlab
Mars Phonix | NASA
Phoenix | Wikipedia
Apollo 11 | NASA
Apollo 11 | Wikipedia
Uluslararası Uzay İstasyonu | Wikipedia
Phoenix görseli | NASA
Curiosity görseli | NASA
Discovery uzay mekiği görseli | NASA
Uluslararası uzay istasyonu görseli | NASA
Başlık görseli | Wikimedia
Sputnik 1 görseli | Nasa
Vostok 1 roketi görseli | NASA

Uzay araçları nelerdir? Ne işe yararlar ? Read More »

Avcı’nın Kalbi: Orion Bulutsusu

[Özgün yazıdır]
Tarih: 15.04.2021
Yazar: Melih Kul
Editör: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika
Orion Bulutsusu Görseli

Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar. En parlak bulutsulardan olan Orion yaklaşık 15 ışık yılı çapındadır ve gece çıplak gözle görülebilir. Bu geniş bölge, yeni oluşmakta olan genç yıldızlarla birlikte, gaz ve toz bulutlarından da meydana gelmektedir. Bölgenin bir başka özelliği ise yıldız sayısı bakımından bilinen en zengin yer olmasıdır. Gerçekten, bulutsunun merkezinde 1 ışık yılı küplük hacimde içerisinde 4,000 den fazla yıldız bulunur.

Orion Bulutsusu ‘nun kalbinde, devasa yıldızlardan oluşan “Trapezium (Yamuk) Yıldız Kümesi” bulunur.

Orion Bulutsusu Kalbi Görseli

Orion Bulutsusu’na muhteşem ışıltılı görünümünü kazandıran şey, burada bulunan dev yıldızlardır. Çok genç, sadece birkaç yüz bin yaşında olan, Güneş’ten onlarca kat büyük kütleli O – B tayf türündeki bu yıldızlar, sadece 1.5 – 2 ışık yılı çapında küçük bir alana sıkışmış haldedirler ve muazzam miktarda ışınım yaparlar. Bu büyük miktardaki yıldız ışınımı, bulutsuyu aydınlatmakla kalmaz, gaz ve tozun yavaş yavaş dağılmasına da neden olur. Molekül bulutları da denilen bu gaz, Trapezium’un uzak bölgelerinde yeni yıldızlar oluşturmak üzere sıkışır ve yoğunlaşır. Daha başka bir ifadeyle, dev yıldızlarımız bulutsuyu dağıtırken aynı zamanda yeni yıldızların oluşumuna da neden olmaktalar.

İlk olarak Galileo tarafından keşfedilen, bulutsunun kalbindeki bu “açık küme”de yer alan yıldızlardan dört tanesini küçük bir teleskop veya bir dürbünle ve biraz dikkatle baktığınızda görebilmeniz mümkün. Görece olarak parlak dört yıldızın oluşturmuş olduğu yıldız deseni çok kolay tanımlanabilir. Bu dört yıldız, genellikle artan bahar açısına göre A, B, C ve D olarak tanımlanır. Dört yıldızın en parlak olanı 5,13 kadir büyüklüğüyle C bileşeni yani Teta1 Orionis C’dir. A ve B bileşenlerinin her ikisi de örten çift olarak tanımlanmıştır. Bu görülebilen dört yıldız, aslında birer çift yıldızdır. Zaten Trapezium Kümesi’nde yer alan yıldızların hemen tümünün çift yıldız olduğu keşfedilmiş durumda.

Orion Bulutsusu ve Trapezium Görseli

Trapezium Kümesini oluşturan bu dev kütlelere sahip yıldızlar, önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde, yani gökbilim ölçeklerine göre “yarın” diyebileceğimiz bir zaman diliminde birer birer devasa süpernova patlamaları ile karadelik ve nötron yıldızlarına dönüşecekler. Yıldızların muazzam patlamalarının ortalığa saçacağı demir, karbon, silisyum, oksijen, azot gibi ağır elementler ise bir yok oluş değil, çevresindeki bulutsuyu zenginleştirerek yeni başlangıçlara yol açacak.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ORİON BULUTSUSU GÖRSELİ | NASA

ORİON BULUTSUSU KALBİ GÖRSELİ | FRANCESCO BATTİSTELLA

ORİON Bulutsusu NEDİR | EarthSKY.org

ORİON Bulutsusu | WIKIPEDIA

Avcı’nın Kalbi: Orion Bulutsusu Read More »

Dünya’nın En Hızlı Hayvanı

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 14.04.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Hepimiz Dünya’nın en hızlı hayvanını merak etmişizdir. Fakat hayvanlar alemi öyle geniştir ki her geçen zaman yeni bir şeyler keşfediyoruz. Hayvanlar alemi bizi her gün şaşırtmaya devam ediyor. Kimi hayvan avlanmak için kimileri de avcılardan kaçmak için hızlanma kabiliyetlerini kullanıyorlar. En hızlı kara hayvanının çita olduğunu hepimiz duymuşuzdur. Aslında bu bir bakıma doğru, bir bakıma ise yanlış.

Peki nasıl?

Karadaki en hızlı hayvan ödülünün sahibi tabii ki çita! Üstelik hızları 120 kilometreye kadar çıkabiliyor. Fakat bu noktada başka bir bakış açısına ihtiyacımız var. Vücut büyüklüğüne göre hız! Yetişkin bir çitanın vücut uzunluğu 1.1 ile 1.6 metre arasındadır. Bir çitanın en yüksek hızı saatte 120 kilometre yani saniyede yaklaşık 30 metredir. Bu da saniyede uzunluğunun yaklaşık olarak 20 katı mesafe kat ettiği anlamına gelir.

Bu noktada vücut büyüklüğüne göre Dünya’nın en hızlı hayvanı çitalar değildir. Çünkü Güney Kaliforniya’nın kaldırımları ve kayaları arasında yaşayan, susam büyüklüğünde bir akar (Paratarsotomus Macropalpis) saniyede 322 vücut uzunluğuna ulaşan bir hıza sahiptir. Bu da saatte 2000 kilometre hızla koşan bir insanın hızına eşdeğerdir. Usain Bolt’tan 20.000 kat daha küçük ve 40 kat daha hızlıdır.

Akar Görseli

Bu akarın hızlı olduğunu düşünüyorsanız yanılabilirsiniz. Bilim adamları akarın avının daha da hızlı olabileceğinden şüpheleniyorlar, ancak yakalanması zor olan hayvanın kimliği henüz belirlenemedi veya kameraya yakalanmadı.

Diğer kategorilerde Dünya’nın en hızlı hayvanları:

Merlin Balığı – Saatte 130 kilometre

Merlin Balığı Görseli

Denizlerin en hızlısı da 4,5 metrelik boyu ve 750 kiloya yakın ağırlığı ile merlin balığı.

Bayağı Doğan – Saatte 389 kilometre

Doğan Görseli

Göklerin kralı ise bayağı doğan. Avına kilitlendikten sonra öyle bir dalışa geçiyor ki, hızı saatte 389 kilometre hıza kadar çıkabiliyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

 

çEVİRİ | SCIENCE FOCUS

bAŞLIK GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

Akar Fotoğrafı | ScIence FOCUS

Merlin Balığı Fotoğrafı | WallPAPERBETTER

Doğan Fotoğrafı | WIkıpedıa

 

Dünya’nın En Hızlı Hayvanı Read More »

Vampir Beyblade | Bölüm 2: Meteo L-Drago’nun Fiziği

[Özgün yazıdır]
Tarih: 10.04.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Yazının ilk bölümünde birçok beyblade parçasını gördük birçok beyblade tipini tanıdık. Bu bölümde bu özelliklerin fizik kanunları karşısında nasıl hareket ettiğini inceleyeceğiz. 

Bütün beybladeler performans uçları etrafında dönerler. Bu hareketlerine dönme hareketi denir. Dönme hareketlerindeki hızlarına da açısal hız denir. Beyblade’in açısal hızını en dış halkası füzyon tekeri üzerindeki bir p noktasının birim zamanda performans ucu etrafındaki yer değişimi olarak alabiliriz. Beybladeler dönme hareketi yaparken her zaman aynı yerlerinde durmazlar. Yaptıkları bu yer değiştirme öteleme hareketidir.

Dönme Hareketi Görseli (r: beyblade yarı çapı, Q: hareket sırasında taradığı açı, S: haraketi sırasında taradığı yay uzunluğu)

Dönme hareketi yapan beybladeler 3 boyutlu katı cisimler olduğu için üzerlerine başka fiziksel kuvvetler de etki eder. Bu kuvvetler zemine doğru beyblade’in kütlesi ve Beyblade’e etki eden yerçekimi ivmesinin çarpımı olan “mg” kuvveti ve bu kuvvete karşı aynı büyüklükte ters yönde oluşan tepki kuvveti veya normal kuvvet “N” kuvveti. Son olarak bu kuvvetlere dik beyblade’in dönme kuvveti etki eder.

Dönme hareketi yapan beybladeler 3 boyutlu katı cisimler olduğu için üzerlerine başka fiziksel kuvvetler de etki eder. Bu kuvvetler zemine doğru beyblade’in kütlesi ve Beyblade’e etki eden yerçekimi ivmesinin çarpımı olan “mg” kuvveti ve bu kuvvete karşı aynı büyüklükte ters yönde oluşan tepki kuvveti veya normal kuvvet “N” kuvveti. Son olarak bu kuvvetlere dik beyblade’in dönme kuvveti etki eder. Ayrıca aerodinamik etkileri de unutmamak lazım ama plastik beyblade arenasında dönen beyblade oyuncakları bu için ihmal edilebilir bir durumdur. 

Serbest Beyblade Diyagram Görseli

Formüllere hiç girmeden yazdıklarımızı toparlamak gerekirse. Beyblade’e etki eden kuvvetler, daha çok beyblade’in füzyon tekerinin şekli, çapı, kütlesi, füzyon tekerinin zeminden ne kadar yukarıda olduğu, performans ucunun şekline göre değişiklik gösterir. Bu kuvvetler de beyblade’in ne kadar hızda nasıl bir dönme ve sürüklenme yörüngesini izleyeceğini bize söyler. Yani iyi bir beyblade seçmek için fizik biliminden yararlanabiliriz. Teoride en iyi beyblade’i oluşturabiliriz. Sonsuz ihtimallerde bu özellikleri kıyaslamak veya en iyi beyblade’i başka yazıda tartışırız. Şimdi L-Drago’ya geri dönersek…

L-Drago’un farkı ne?

İncelediğimiz Meteo L-Drago, füzyon tekeri olarak ona ismini veren “meteo” parçasını kullanıyor. Meteo özellik olarak diğer füzyon tekerlerine göre daha hafif ve dar çapa sahip ve tam bir çember yerine 6 yayın birleşmesini andıran bir yapıya sahip. Bu yapılardan kauçuk olanlar “pençe” metal ve pürüzsüz olanlar “çene” olarak isimlendiriliyor. Çene çıkıntılarının pürüzsüz olması aerodinamik açıdan, pençe kısımlarının kauçuk olması çarpışma açısından L-Dragoya büyük bir avantaj kazandırıyor. Böylece sürtünmesiz yüzeyiyle daha düzgün hava akışına maruz kalırken gelen etkileri daha kolay emebiliyor. Diğer beybladelerden ters tarafa dönmesiyle de dengesini kaybederken çarptığında bir duvara yaslanmış ve dikilmiş bir şekilde dönmeye devam ediyor. Çarpışmadan sonra diğer beybladeler gibi devrilmesini beklerken tam tersi daha güçlü bir şekilde dönmeye başladığını görüyoruz. Bütün sürpriz füzyon tekerinde değil tabi ki.

Füzyon tekerini aşağıdan besleyen “LW105” dönme kanadına sahip. Bu dönme kanadı dönerken etrafındaki havayı füzyon tekerine doğru aktaracak bir yapıda. Hem de standart modellerden daha uzun olması sayesinde daha düzgün ve büyük bir hava akımını ile beyblade yavaşlasa bile döndüğü sürece hava akımını füzyon tekerine taşıdığı için L-Drago’nun devrilmesini önlüyor. 

Bu özellikler de L-Drago’nun vampir davranışının arkasındaki bilim. Ne kadar basit gibi gözükse de oyuncaklardan, uzay mekiklerine her yerde bilime ve fiziğe ihtiyaç duyuyoruz ve bunları iyi kullanırsak L-Drago gibi veya daha iyi mühendislik harikaları yapmak mümkün.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Beyblade Metal Masters | My Anime List

Başlık Görseli | Beyblade Metal Masters (Anime)

Meteo L-Drago LW105LF | beyblade.fandom.com

Dönme Hareketi Görseli | Beyblade Metal Masters (Anime)

Serbest Beyblade Diyagram Görseli | Beyblade Metal Masters (Anime)

Vampir Beyblade | Bölüm 2: Meteo L-Drago’nun Fiziği Read More »

çift yıldızların evrimi

Çift Yıldızların Evrimi

[Özgün yazıdır]
Tarih: 08.04.2021
Yazar: Melih Kul
Ortalama :Okuma Süresi: 3 dakika

Birbiri etrafında çekimsel olarak birbirine bağlı yörüngelerde dolanan iki yıldızın oluşturduğu kapalı sisteme, “çift yıldız sistemi” denir.

Çift yıldızlar kabaca yıldızların birbirine olan yakınlıklarına göre üç gruba ayrılır:

  1.     Ayrık Çift Yıldızlar
  2.     Yarı Ayrık Çift Yıldızlar
  3.     Değen Çift Yıldızlar 
Çift Yıldız Grupları
Çift Yıldızların Evrimi

Çift yıldızların evrimi, tekil yıldızlarınkinden tamamen farklıdır. Çift yıldızların farklı evrimi, bunların çift oluşları ile ilgili doğasında ve etrafında yayılmış bulunan potansiyelden kaynaklanıyor.

Sistemin içinde bulunan bir küçük kütle üç ivmenin etkisinde kalır. İki yıldızın çekim ivmesi ve yörünge harekinde oluşan merkezkaç ivme. Yıldızlara yakın bölgelerde, maddenin yıldızlarla aynı hızla dönmesi beklenir. Her üç kuvvetin etkisinden oluşan toplam potansiyel bir şekil üzerinde işaretlenirse, her yıldızın etki alanının sınırlı olduğu görülür. Eşit potansiyeli temsil eden noktaların geometrik yerine “Roche eş potansiyel yüzeyleri” denir. İki yıldızdan birine bağlı olan maddenin içinde bulunduğu kritik yüzey “Roche loblarını” belirler.

Roche Kritik Yüzeyi

 

Roche loblarının dışında olup yıldızlarla birlikte dönme hareketinde bulunan madde, L3 noktası ile sınırlanan yüzeyin ötesine geçemediği sürece, sisteme bağlı kalır. L1, L2, L3, L4 ve L5 noktaları “Lagrange noktaları” olarak bilinir. Yani, iki yıldız arasındaki çekimsel etkinin bunları döndürmek için gereken merkezi kuvvete tam olarak eşit olduğu noktalardır. L1 noktası en önemli olanıdır. Sistem uzay – zaman boyutunda incelendiği zaman, L1 noktasının yıldızların “potansiyel kuyuları” arasında bir geçiş yeri olduğu ve en büyük potansiyele sahip olduğu görülüyor.

Bir çift yıldız sisteminde, yıldızlardan biri Roche lobunu dolduruncaya kadar genişlerse, madde yıldızı L1 noktasında terk ederek diğer yıldız üzerine yığılır. Genişleme hızı, maddeyi L3 noktasının ötesine itecek kadar çok ise madde sistemi tamamen terk eder.

Yakın Çift Yıldız Sisteminin Evrimi

Bazı yıldızlar oluşurken yakınlarında bulunan bileşen yıldızlarla birlikte oluşurlar. Yıldızların birbirlerine çok yakın oluşu birbirleri üzerinde çok büyük çekimsel etkilerde bulunmalarına sebep olur. Bazı durumlarda bileşenler arasında kütle aktarımı oluşabilir. Bu yüzden tek yıldızlardan daha farklı gelişen evrim senaryoları vardır.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Başlık Görseli Sanatçı Lynette Cook’un 13 Haziran 2016’da California’daki San Diego Eyalet Üniversitesi’nden edindiği bir fikir üzerine Kepler-1647 b’de eşzamanlı yıldız tutulması ve gezegensel geçiş olaylarını çizimini gösteriyor. AFP Lynette Cook | San Diego State University

KARAALİ, S. Yıldızların Evrimi Kitabı, İstanbul, 1999

BİLİR, S. Yıldızların Evrimi Ders Notları

BİLGİÇ, E. D. Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2011

Pettini, M. Structure and Evolution of Stars – Lecture 18

 

Çift Yıldızların Evrimi Read More »

sıcaklık

Maksimum ve Minimum Sıcaklık

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir.]
Tarih: 07.04.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika
Sıcaklık Nedir?

Bir cismin, etrafına, kendiliğinden enerji verme eğiliminin bir ölçüsüdür. Enerji veren madde daha yüksek sıcaklıktadır. Bir maddenin sıcaklığı, maddenin ortalama hıza sahip herhangi bir molekülünün kinetik enerjisiyle doğru orantılı olan büyüklüğüdür. Sıcaklık artıkça maddenin moleküllerinin ortalama kinetik enerjisi artar. Tam tersinde ise sıcaklık düştükçe moleküllerin ortalama kinetik enerjisi azalır. İki cisim birbirine temas ettirildiğinde sıcak olan soğumakta soğuk olan ısınmakta ve belirli bir süre temas halinde kaldıklarında her ikisi de aynı sıcaklığa gelmektedir. Buradan yola çıkarak; sıcaklık, bir maddenin ısıl durumunu belirten ve ısı geçişine neden olan etken olarak tanımlanabilir.

Minimum Sıcaklık Nedir?

Sıcaklığın tanımını yaptığımız bilgilerden yola çıkarak bir maddenim minimum sıcaklığından bahsettiğimizde aslında moleküllerin kinetik enerjisinin teorik olarak sıfır alındığı “Mutlak Sıfır” noktasından söz ediyoruz. Mutlak sıfır moleküllerin durduğu (hareketlerinin çok küçük titreşimlere indirgendiği) noktadır. Mutlak sıfır hesabında ihmal edilen bu titreşimin sebebi sıfır noktası enerjisi denilen enerjidir ve bu enerji maddeden uzaklaştırılamaz. Bu nokta, bir maddenin moleküllerinin entropisinin minimum değerine ulaştığı teorik sıcaklıktır. Bu sıcaklık 0 Kelvin ve –273,15°Celsius olarak ölçülmüştür. Ayrıca bir madde mutlak sıfıra kadar soğutulduğunda maddenin 5. hali olarak nitelendirilen Bose-Einstein yoğunlaşmasından bahsedilir. Bir Bose-Einstein yoğunlaşması, mutlak sıfır değerine kadar soğutulan atom grubudur. Bu sıcaklığa ulaştıklarına atomlar birbirlerine göre neredeyse hiç hareket etmezler. İşte bu noktada atomlar bir araya toplanmaya ve aynı enerji durumuna girmeye başlarlar. Fiziksel açıdan özdeş olurlar ve tüm atom grubu tek bir atommuş gibi davranmaya başlar. Bose-Einstein yoğunlaşması hakkında daha fazla bilgi almak için “Maddenin Hali: Bose-Einstein Yoğunlaşması” yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Maksimum Sıcaklık Nedir?

Mevcut fizik teorileri, bir nesnenin sıcaklığı yaklaşık 1.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 ° C olan ‘Planck sıcaklığına’ ulaştığında çöküyor. Bu sıcaklıkta, bir nesne o kadar çok enerjiyle radyasyon yayar ki her foton kendi küçük kara deliğini yaratır. Tüm Evren çok kısa bir süre bu sıcaklıktaydı, Büyük Patlamadan yaklaşık 10-43 saniye sonra. Genel olarak, Güneş’ten yüz trilyon, trilyon kat daha sıcak.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Bose-Eınsteın Yoğunlaşması | notit

Sıcaklık | Wikipedia 

Mutlak Sıfır | Wikipedia

En Yüksek Sıcaklık (Çeviri) | Science FocusBaşlık Görseli | Background vector created by macrovector_official – www.freepik.com

 

Maksimum ve Minimum Sıcaklık Read More »

buzlu kahve

Termodinamiğin Düşmanı: Maxwell’in Cini

[Özgün yazıdır]
Tarih: 05.04.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Cin evet ama üç harfli olanlar değil. James Clerk Maxwell tarafından ortaya atılan düşünce deneyidir. Düşünce deneyleri, gerçek hayatta yapılması imkânsız ya da kesinlikle etik olmayan deneylerdir. Maxwell’in ortaya attığı bu deneyin amacı termodinamiğin 2. Yasası olan Entropi İlkesini kesinliğini sorgulamaktır. Termodinamik yasaları ortaya çıkarıldığı 19. Yüzyılda kimse tarafından sorgulanmadan kabul edilmemişlerdir. Bilimde ortaya atılan her fikir, her düşünce en ince ayrıntısına kadar tartışılmalı, karşıt görüşler ve itirazlara cevap verebilir nitelikte olmalıdır. Yasalar birer dogma değillerdir. Daha fazla bilgi için Bilim Nedir? yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Termodinamiğin 2. Yasası Entropi İlkesi

Yüksek potansiyeldeki enerji her zaman daha düşük yoğunluğa sahip başka bir enerji formuna dönüşmek ister. Yani, bir yaz günü soğuk kahve içmek istediğinizi düşünün. Bardağa oda sıcaklığındaki kahveyi koyup üzerine 4-5 parça buz koydunuz. Kahvenizin oda sıcaklığındaki enerjisi etkileşimde olduğu buz parçalarına geçerek buzları eritir. Sonuç olarak kahveniz soğur. Peki kahvenizin etkileşimde olduğu tek şey buz mu? Kahveniz hava ile de etkileşimdedir ve hava sıcaklığı kahvenizden daha fazla olduğu için enerjisiyle kahvenizin sıcaklığını zamanla değiştirecek ve hava sıcaklığına gelene kadar ısıtacaktır. Bu entropi değişimidir. Sistemlerin entropisi daima artar ya da sabit kalır fakat asla azalmaz. 

Maxwell’in Cini

Deneyin şeması. Kırmızı noktalar hızlı molekülleri, mavi noktalar yavaş molekülleri temsil etmektedir.

Kurulan düşünce deneyinde dış ortamdan tamamen izole, kesişen duvarı olan iki oda kurguladı. Bu duvardan herhangi bir ısı akışı gerçekleşmeyecek fakat aradaki duvarın üzerinde bir kapak bulunuyordu. Her bir odada da eşit miktarda ve eşit sıcaklığa sahip aynı gaz ile vardı. Aradaki kapağı ise odadaki gazların hızını ve konumunu bilen bir cin kontrol etmekte. Bu odalara A ve B odaları diyelim. Cin, A odasındaki moleküllerden, hızı bulunduğu odaya göre daha az olan bir molekül kapağa doğru geldiğinde kapağı açar ve B odasına geçmesine izin verir. Aynı şeyi B odasındaki hızı ortalamaya göre yüksek olan moleküller için yaparak A odasına geçirir. Bu şekilde bir süre sonra A odasında hızı yüksek ve B odasında ise hızı düşük moleküller olur. A odasındaki ortalama hız B odasına göre yüksek olmuş olur. Ortalama hız da sıcaklık demek olduğundan bu durum termodinamiğin ikinci yasasıyla çelişir. 

Yasa hala geçerli mi?

Deney’e ilk itiraz Leo Szilard tarafından gelmiştir. Leo Szilard’a göre bir Maxwell Cini de olsa moleküler hızı ölçmek ve konumu bilmek için bazı araçlara ihtiyacı olduğuna ya da bu bilgiyi edinmesi için enerjiye ihtiyacı olması gerekir. Cin ve gazlar etkileşime girdiğinden gazlar ve cinin entropisini bir araya getirilmesi gerekiyor. Daha sonra Brillouin’in yaptığı çalışmalarla, cinin gazın entropisini düşürürken harcadığı enerjiyle çevrenin entropisini arttırdığını ve çevredeki entropi artışının gazdaki düşüşten fazla olacağını dolayısıyla da sistemin entropinin artacağını iddia etti. Tartışmalar daha da devam etti.

Sonuç olarak, Maxwell’in Cini deneyi entropi ilkesini ihlal edilebilirliğini sorgulamış fakat başaramamıştır. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

DÜŞÜNCE DENEYİ | WIKIPEDIA

TERMODİNAMİK YASALARI | WIKIPEDIA

MAXWELL’İN CİNİ | Doç. Dr. SADİ TURGUT

MAXWELL’İN CİNİ GÖRSELİ | WIKIPEDIA

Başlık Görseli | Coffee photo created by wirestock – www.freepik.com

 

Termodinamiğin Düşmanı: Maxwell’in Cini Read More »

VSS Imagıne SpaceShip III

Virgin Galactic Yeni Uzay Gemisini Tanıttı

[Virgin Galactic tanıtım yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 04.04.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Virgin Galactic, yeni nesil yeniden kullanılabilir uzay araçlarını üreterek yeni bir endüstri piyasası kurmayı hedefleyen, özel şahıslar ve araştırmacılar için insanlı uzay yolculuğuna öncülük eden bir havacılık ve uzay yolculuğu şirketidir.
Şirketin ikinci nesil uzay gemisi VSS Unity Aralık ortasında yaptığı başarısız bir uçuşun ardından, Unity’i beklemeye aldı ve sonrasında üçüncü nesil olarak çıkardığı VSS Imagine Uzay Aracı’nı tanıttı. VSS Unity için test uçuşlarının yeniden başlaması, VSS Imagine’in aynı zamanlarda geliştirilmesi hızlanacak şekilde test edilmesiyle birlikte Mayıs ayında yapılması planlanıyor.
Virgin Galactic, parıldayan üçüncü nesil uzay gemisini piyasaya sürüyor. Virgin Galactic filosundaki ilk Spaceship III gibi VSS Imagine’in tamamı yeni ayna benzeri bir materyalle kaplı olacak. Bu tasarım, araç hızla ilerlerken atmosfer içerisinde ve atmosferden çıkarken termal koruma amacıyla yapıldı.

VSS Imagine, Virgin Galactic’in ilk SpaceShip III aracı

Dıştan bakıldığında VSS Imagine, şirketin önceki uzay gemisi tasarımlarından çok da farklı değil. Bu gemi daha büyük bir taşıyıcı tarafından taşınarak yüksek irtifada serbest bırakılacak. Şirket, yaptığı yeni modüler tasarım sayesinde geminin bakımının daha kolay olacağını ve daha sık uçuş yapabileceğini söyledi. Uzay limanı başına yılda 400 uçuş gerçekleştirmeyi umuyor.
Virgin Galactic’in kurucusu Richard Branson, “ Virgin Galactic uzay gemileri, binlerce insanın uzay merakını yakından deneyimleyebilecek binlerce insana yeni bir bakış açısı sunak için özel olarak üretildi ” diyor. “Bir Spaceship III sınıfı araç olarak Imagine sadece güzel görünmekle kalmıyor ayrıca Virgin Galactic’in gelişen filosunu da temsil ediyor. Tüm büyük başarılar, icatlar ve değişimler bir fikirle başlar. Umudumuz, uzaya seyahat eden herkesin gezegenimize olumlu bir değişim getirecek yeni bakış açıları ve yeni fikirlerle geri dönmesidir.”
VSS Imagine, bu yaz süzülme testleriyle yer testlerine başlayacak ve filodaki bir sonraki Spaceship III olan VSS Inspire da üretimi hızlanıyor.

 

VSS Imagine Tanıtım Videosu


KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | VIRGIN GALACTIC

BAŞLIK GÖRSELİ | VIRGIN GALACTIC

VSS Imagıne GÖRSELı | VIRGIN GALACTIC

tanıtım videosu | youtube

Virgin Galactic Yeni Uzay Gemisini Tanıttı Read More »

Vampir Beyblade | Bölüm 1: Beyblade Anatomisi

[Özgün yazıdır]
Tarih: 03.04.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Beyblade ilk olarak karşımıza 1999 yılında basılan manga (japon çizgi romanı) ve daha sonra yapılmış devam serileri ve animeleri ile çıkıyor. İlk günden itibaren farklı birçok manga, anime, ova vb. yapımlarla günümüze kadar geliyor. Bu yazımda “Beyblade: Metal Masters” serisindeki vampir beyblade olarak adlandırdığım, Meteo L-Drago’nun animelerde, rakipleriyle çarpıştıkça yavaşlaması veya denge kaybetmesi yerine rakiplerinin gücünü çalarak hızlanan ve rakiplerini yenmesini gerçek dünyadaki oyuncağı üzerinden analiz edeceğiz. Başlamadan önce beyblade oyuncaklarını tanımlayalım. Beyblade(oyuncak) kendi etrafında dönme ve bu dönme hareketinden dolayı öteleme hareketi yapan, genelde silindirik arena içerisinde iki veya daha fazla beyblade’in aynı anda döndürüldüğü ve birbirlerine çarparak rakiplerinin durdurmaya çalışırken tek başına hala dönmekte olan beyblade’in kazandığı çarpışma adındaki yarışmalarda kullanılan özelleştirilmiş koni şeklinde olan, fizik harikası oyuncaklardır. Yazının birinci bölümünde bir beyblade’in anatomisini inceleyeceğiz. İkinci bölümde ise Meteo L-Dragonun farkını fizik yasaları süzgecinden geçirip gerçekten vampir olup olmadığını analiz edeceğiz.

Scorpio
Storm Pegasus Anatomisi

Beybladeler Tepeden aşağıya doğru sırasıyla yüz vidası (face bolt), enerji halkası (energy ring), füzyon tekeri (fuison wheel), dönme kanadı (spin track) ve performans iğnesi (performance tip) bölümlerinden oluşur.

Yüz Vidası: Çok fazla fiziki etkisi olmasa da bir beyblade’i bir arada tutan parçadır. Dönme kanadına tepeden vidalanır. Üzerinde beyblade ruhunun görseli bulunur.

Enerji Halkası: Yüz vidasının hemen altında yer alan parçadır. Beyblade’in ruhuna göre farklı tasarımda olabilir.   

Füzyon Tekeri: Enerji halkasının hemen altındadır. Beyblade’in en büyük dış çağını oluşturur. Beyblade’in çarpmayı karşılayacağı parçasıdır. Aynı zamanda en ağır parçasıdır. Hem çarpışma için sağlam olması hem de beyblade’in  dengede durması ve düzgün dönmesi için ağırlık merkezine en büyük katkıyı yapar. Beyblade’in en ağır parçasıdır.

Dönme Kanadı: Yüz vidası ile birleşerek beyblade’i tek parça halinde tutar. Ayrıca Beyblade’in en ağır parçası olan füzyon tekerinin yerden yüksekliğini  ayarlamak için kullanılır. Böylece denge merkezi istenildiği gibi değiştirilebilir ve beyblade’e farklı dönme özellikleri kazandırır..

Performans İğnesi: Beyblade’in dönmesi için olmazsa olmaz parçadır. Beybladeler performans iğnelerinin üzerinde dönerler. Farklı performans iğneleri beyblade’in diğer parçalarının oluşturduğu ağırlık merkezine ve beyblade’e kazandırılmak istenen dönme özelliğine göre tercih edilir.

Bu bölümler beybladelerin türünü oluşturur. Farklı parça kombinasyonları ile farklı dönme özellikleri kazandırılan beybladeler,  tür olarak başlıca 4 farklı kategoriye ayrılır. Bunlar, saldırı (attack), defense (savunma), stamina (dayanıklılık), denge (balance) 

Saldırı: Parça kombinasyonu olarak, oldukça hafif ve ince performans iğnesine sahip beyblade’lerdir. Kendi etraflarında yüksek hızda dönerken, arenanın içerisinde de dönme hareketi yaparlar. Vurdukları rakip beyblade’leri kolayca fırlatabilirler. Eğer fırlatamadıkları beyblade’ler olursa 2-3 darbeden sonra hafif ve ince performans ucu kullandıkları için kolaylıkla devrilebilirler.

Savunma: Parça kombinasyonu olarak ağır ve daha geniş performans iğnesine sahip beyblade’lerdir. Böylece darbe alsalar bile dengelerini kaybetmeden dönmeye devam edeblirler. Ağır füzyon tekerine sahip oldukları için darbe alsalar bile arena içerisinde kalacak kadar yer değiştirirler.

Dayanıklılık: Ağrılıkları genellikle saldırı ve savunma beyblade’lerinin ortasındadır. Kendi etraflarında en uzun süre dönebilen ama fazla darbeye dayanamayan beybladelerdir. 

Denge: Saldırı, savunma ve dayanaıklılık özelliklerini oluşturan parçaların karmasıyla oluşan beybladelerdir. Diğer kategorilerdeki özellikleri birleştirince ortaya çıkan kategori denebilir. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Beyblade Metal Masters | My Anime List

Başlık Görseli | Beyblade Metal Masters (Anime)

Scorpio görseli | beyblade.fandom.com

L-Drago | beyblade.fandom.com

Storm Pegasus | beyblade.fandom.com

Vampir Beyblade | Bölüm 1: Beyblade Anatomisi Read More »

Bir Uğur Böceği Uzay Zamanı Nasıl Büker?

[Viyana Üniversitesi makalesinden çevrilmiş ve düzenlemiştir]
Tarih: 02.04.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Yerçekimi, doğadaki bilinen tüm kuvvetlerin en zayıfıdır. Ancak yine de günlük yaşamlarımızda en güçlü haliyle mevcuttur. Attığımız her top, düşürdüğümüz her bozuk para ve tüm nesneler Dünya’nın yerçekimi tarafından çekilir. Newton’un evrensel kütle çekim yasası şöyle söyler; Her bir noktasal kütle diğer noktasal kütleyi, ikisini birleştiren bir çizgi doğrultusundaki bir kuvvet ile çeker. Bu kuvvet bu iki kütlenin çarpımıyla doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılıdır. Kütle, ayrılmaz bir şekilde yerçekimiyle bağlantılıdır. Böylece kütlesi olan her bir nesne, ne kadar küçük olursa olsun, orantılı bir çekim kuvvetine sahiptir.

Şimdi iki madeni parayı küçük bir aralık ile yan yana yerleştirdiğimizi düşünelim. İki madeni paranın da kütleleri itibari ile bir çekim kuvvetine sahip olması gerektiğini biliyoruz. Fakat bu çekim kuvveti Dünya’nın yerçekimi kuvvetini aşamayacak kadar küçük. Yine de bu madeni paraların arasındaki çekim kuvvetini ölçmek mümkün mü? İşte burada bir sorun var. Dünya’nın muazzam kütle çekimi, yüzeyindeki diğer iki şey arasındaki etkiyi ortadan kaldırarak bilim adamlarının kuvveti küçük ölçeklerde incelemesini neredeyse imkansız hale getiriyor.

1 sentlik madeni para ile boyut karşılaştırmasında kullanılan altın top. Einstein’ın genel görelilik kuramına göre, her kütle uzay-zamanı büker.

CAVENDISH DENEYİ

Viyana Üniversitesi ve Avusturya Bilimler Akademisi’nden Markus Aspelmeyer ve Tobias Westphal tarafından yönetilen bir kuantum fizikçi ekibi şimdi bu kuvvetleri laboratuvarda ilk kez gösterdi. Araştırmacılar, bunu yapmak için, 18. yüzyılın sonunda Henry Cavendish tarafından yapılan ünlü bir deneyden yararlandılar.

Deneydeki fikir oldukça basit. Fikir, düzeneğin Dünya’nın çekim kuvveti yönünde aşağıya doğru “salınımının” olmamasıdır. Ancak yatay olarak serbestçe dönebilir. Bu nedenle çubuğun uçlarındaki ağırlıkların yanına daha büyük bir ağırlık yerleştirilir böylece iki ağırlık birbirini çeker ve çubuğu çok az döndürür. Çubuğun hareket ettiği mesafeyi ve destek telinin bükülmesini ölçerek, iki ağırlık arasındaki yerçekimi kuvveti ölçülebilir.

Minik sarkaç, ince bir cam elyaftan asılır ve milimetre büyüklüğündeki altın topun yerçekimi kuvvetini hisseder.

Yeni çalışma için, Viyana Üniversitesi ve Avusturya Bilimler Akademisi’nden araştırmacılar bu deneyi küçülttü. Henry Cavendish deneyinde her biri 160 kg ağırlığındaki ahşap kirişler ve kurşun bilyeler kullanmıştı. Deneyin yeni versiyonunda araştırmacılar 4 cm uzunluğunda cam çubuk ve 2 mm genişliğinde sadece 90 miligram ağırlığında (yaklaşık bir uğur böceği ağırlığında) altın küreler kullandılar.

Deneyde yer alan araştırmacılardan biri olan Jeremias Pfaff, “Altın küreyi ileri geri hareket ettirerek zamanla değişen bir yerçekimi alanı yaratıyoruz” diyor. “Bu, burulma sarkacının o belirli uyarma frekansında salınmasına neden olur.

Hareket daha sonra bir lazerle ölçüldü ve laboratuvarda ölçülen en küçük yerçekimi kuvvetini işaretleyerek milimetrenin sadece birkaç milyonda biri olduğu bulundu. Buradaki zorluk, hareket üzerindeki diğer etkileri olabildiğince küçük tutmaktır.

“Einstein’a göre, kütle çekim kuvveti, diğer kütlelerin hareket ettiği uzay zamanı büken kütlelerin bir sonucudur.” diyor çalışmanın ilk yazarı Tobias Westfalen. “Öyleyse aslında burada ölçtüğümüz şey, bir uğur böceğinin uzay-zamanı nasıl büktüğü.”

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | VİYANA ÜNİVERSİTESİ

MAdeni para görseli | Coin © Tobıas Westphal / Arkıtek Scıentıfıc

Sarkaç görseli | Labor © Tobias Westphal

Başlık Görseli | Pexels / Lisa Fotios

 

Bir Uğur Böceği Uzay Zamanı Nasıl Büker? Read More »

Hidrojen Arabalar Elektrikli Arabalara Karşı: Hangisi Daha Sürdürülebilir

[YouMatter yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 29.03.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Okuma Süresi: 8 dakika

Hidrojen arabaları elektrikli arabalardan daha mı yeşil? Hidrojen arabaları gelecek için en iyi ulaşım alternatifi olabilir mi? Evet, hareket halindeyken COsalmıyorlar peki bu çevreyi kirletmedikleri anlamına mı geliyor? 

HİDROJEN VE ELEKTRİKLİ ARABALAR NASIL ÇALIŞIR?

Hidrojenle çalışan bir araçta yakıt pilini besleyecek ve oksijenle karışacak olan yüksek basınçla sıkıştırılmış hidrojen gazı bulunur. Bur karışım elektrik motoruna güç sağlayacak elektrokimyasal bir reaksiyon oluşturur. Bu da hidrojenle çalışan arabaların (elektrik enerjisi ve motoru kullanımı nedeniyle) hem klasik petrolle çalışan otomobillere hem de elektrikle çalışan otomobillerle benzer özelliklere sahip olduğu anlamına gelir. Bu sebepten de ulaşım pazarında özel bir yere sahiptirler. Yakıt depolu veya tam hücreli elektrikli araçlar olarak da adlandırılabilirler.

Hidrojenle çalışan araçların yakıt depoları onların ana bileşenidir. Hidrojenin oksijenle karışımından elektrik elde edilir. Sonra bu enerji herhangi bir toksik egzoz gazı salınımı yapmadan aracı yürütmek için kullanılır. Bu süreç sonunda ortaya çıkan tek yan ürün HO moleküllerini oluşturan hidrojen ve oksijen atomlarının bağlanması sonucu ortaya çıkan su ve ısıdır. Mükemmel görünüyor, değil mi?

Bir diğer tarafta, elektrikli araçlar (EV) şarj edilebilir bir pilden veya diğer taşınabilir elektrik kaynaklarından akım çeken elektrik motorlarıyla çalışır. Hareket ettiklerinde kimyasal reaksiyon da olmaz. Piller önceden şarj edilmiş olduğunda sadece elektrik akımı oluşur. 

Ama hangisi daha ekolojik ve sürdürülebilir? Nihai sonuçlara varmadan önce her bir araç türünün en önemli özelliklerine göz atalım.

HİDROJEN VE ELEKTRİKLİ ARAÇLARIN ARTILARI VE EKSİLERİ

Toyota’nın Hidrojen Motoru

Hidrojenle çalışan bir araç olan Hyundai Nexo ile yaklaşık 550km yolculuk yapabilirsiniz. Bu da elektrik tarafında türünün en iyisi olan Tesla Model S ile nerdeyse aynıdır. Yine de bu arabaların sürüş menzilini doğru söylemek biraz zor. Aracın içindeki yolcu sayısı, klima kullanımı, dur-kalk sıkılığı gibi faktörler bu menzili etkiler. Araştırma firmasına göre, tamamen elektrikli araçların çoğu tam şarjla 150-350 km arası gidebilir. Tam dolu depoyla hidrojenle çalışan bir araç ise 480 km gidebilir.

ŞARJ DOLUM İSTASYONLARI

EV için elektrik santrallerinin sayısı her gün artıyor. Ve Aralık 2018’e kadar ABD’de 20000 şarj istasyonu bulunuyordu. Buna karşın hidrojen dolum istasyonu (çoğunluğu belirli bir bölgede) 45’ten azdır. Nitekim, hidrojen arabalarının altyapısı, tedariki ve teknolojisi hala elektrikli araçların gerisinde.

GÜÇ VE DOLUM SÜRESİ

Hidrojenin yakıt deposu dolumu yapmak için gereken süre elektrikli araçlardan çok daha farklıdır. Tıpkı herhangi bir benzinli arabada olduğu gibi 5 ila 10 dakika sürer. Tesla’nın hızlı şarj cihazları (120 kW) pillere yarım saatte %80 güç sağlar. BMW i3 veya Nissan Leaf’in tamamen şarj olması ise sırasıyla 4 veya 8 saat sürebilir. Elektrikli arabaların güç alma süresi açıkça şarj istasyonuna ve konektörün türüne bağlıdır. Ancak kombinasyon ne olursa olsun şu anda bu süreler hidrojen arabalar için açık bir kazançtır. Bunun başlıca nedeni de 1kg hidrojenin 1 kilogram lityumdan 236 kat daha fazla enerji depolamasıdır.

ASIL SORUN HİDROJEN ELDE ETMEK

Fabrika

Hidrojen, evrendeki en yaygın element olmasına rağmen, Mavi Gezegende saf haliyle mevcut değildir. Bu da hidrojeni araçlarımızın yakıtı için kullanmak istiyorsak onu su, doğalgaz, fosil yakıtlar gibi diğer bileşiklerden üretmemiz gerektiği anlamına gelir. Bunun için enerji kullanılması gerekir ve bu durumda denkleme çevresel ve ekonomik maliyetler de girer.

Bir taraftan suyun elektroliz sürecini tersine çevirerek temiz bir şekilde hidrojen elde edebiliriz. Sorun şu ki, hidrojeni elde etmek için H₂O moleküllerini ayırma işleminin yüksek enerji harcaması onu pahalı bir işlem haline getiriyor. Bununla birlikte, bu enerji güneş veya rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından gelebiliyorsa, net enerji döngüsü düşük karbon alır ve süreç çevre dostu haline gelir. Yine de ele almamız gereken başka bir durum da sürecin verimliliğidir. Bu yöntem yalnızca %75 verimlidir ve elektrik kaybının %25’ine izin verir.

Bu nedenle, günümüzde çoğu hidrojen yakıtının, elektrolizden daha ucuz olan doğalgazın dönüştürülerek üretiliyor. Olumsuz tarafı, süreçte ortaya çıkan yan zararlı ürünler CO₂ ve CO küresel ısınmaya katkıda bulunur. Ayrıca, doğalgaz çıkarılırken metan sızıntısı nadir bir olay değildir. Bu moleküller sadece CO₂’e göre 86 kat zararlı olmakla kalmayarak küresel sera gazı salınımının %25’inden sorumludur.

HİDROJENLE ÇALIŞAN OTOMOBİLLERİN BAZI FAYDALARI

Elektrikli arabaların tipik lityum iyon pilleri yerine hidrojen yakıtlı otomobillerin yakıt depoları, lityum iyon pillerin yaşam döngüsünün sonu sorununu ortadan kaldırıyor. Bu pillerin geri dönüşümü çok zordur ve bu durum şimdilik bir artı olarak sayılabilir. Piller, hastaneler gibi kentsel binalarda yedek jeneratör olarak yeniden kullanmak için bazı projeler geliştirilmektedir.

Ayrıca, herhangi bir kirletici salınım olmadan sürüş, en iyi senaryo olan 40 dakikalık şarja ya da sık karşılaşılan durum 3-6 saatlik şarj süresine kıyasla 5-10 dakikada hızlı bir şekilde yakıt ikmali yapılması hidrojen yakıtla ulaşım için tartışılmaz bir kazançtır.

Bazı araştırmalar küresel CO₂ salınımını %27 azaltma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Bu potansiyel,

  1. Doğalgazdan metan sızıntıları nispeten az olduğunda
  2. Metanı parçalayarak hidrojen üretme
  3. Hidrojen yakıtı kullanımı kabul edildiğinde karşılanabilir.

HANGİSİ DAHA SÜRDÜRÜLEBİLİR

Tesla Model 3

Yukarıda bahsedilen faydalara rağmen, günümüzde hidrojenin çoğu metan reformuyla üretilmektedir. Bu, süreçte üretilen CO₂ ve CO nedeniyle iklim değişikliğiyle mücadelede bir çözüm olarak hidrojenle çalışan araçların tüm potansiyelini ortadan kaldırıyor. Metan parçalama süreci iyileştirilirse bile uzun vadeli bir çözüm olması muhtemel değildir.

Yine de teknoloji geliştikçe, hidrojeni elde etmek için su elektrolizi işlemi iyileştirilebilir. Ve süreç daha verimli hale geldikçe daha da kullanılabilir. Çünkü, hidrojenli arabaların enerjiyi iki kez kullanması (hidrojen yapmak ve sonra onu araçlara güç vermek için kullanmak) anlamına gelirken, elektrikli araçların enerjiyi şebekeden hemen kullanabilmesi elektrikli araçlar lehine güçlü bir argüman. Bunun sebebi elektriği hidrojene dönüştürdükten sonra elektriğe geri döndürmek %45’e varan (onu bir sıvıya sıkıştırmak ve depolamak dahil) enerji kayıpları içerebilir. 

Bununla birlikte, bilim insanlarına göre %86 verimliliğe ulaşabilecek proton değişim zarı gibi hidrojen üretmenin yeni yöntemleri geliştiriliyor. Günümüzde elektrikli arabalar farklı otomobil türleri ve şarj noktaları açısından daha erişilebilir bir araçtır. Hidrojenle çalışan arabalara kıyasla daha verimli süreçler içerirler. Ve lityum pilleri yeniden kullanılarak farklı amaçlara ulaşılırsa, en azından önümüzdeki birkaç yıl boyunca sürdürülebilir bir çözüm olarak kalacak gibi duruyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | YOUMATTER

TESLA GÖRSELİ | TESLA

Fabrika Görseli | Barthy Bonhomme / Pexels

Başlık görseli | toyota

Toyota Görseli | Toyota

Hidrojen Arabalar Elektrikli Arabalara Karşı: Hangisi Daha Sürdürülebilir Read More »

Kepler Uzay Teleskobu Ve Keşifleri

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 15.03.2021
Yazar: Melih Kul
Ortalama Okuma Süresi: 7 dakika

KEPLER TELESKOBU HAKKINDA KISA BİLGİLER

Gezegen Avcısı olarak da bilinen, adını Rönesans dönemi gök bilimcisi Johannes Kepler’den alan teleskop, NASA tarafından diğer yıldızların yörüngesinde dolanan dünya benzeri gezegenleri araştırmak için 7 Mart 2009 yılında uzaya gönderilmiştir. Gezegen avcısı yaptığı hassas ölçümlemelerle yer benzeri olabilecek gezegenleri bulmaya başlamıştır.

Fırlatma Dönemi: 5 Mart – 9 Haziran 2009 (uzun fırlatma pencereleri her gün 2 – 3 dakika) fırlatma pencereleri 28 dakika ayrı

5 Mart için ilk fırlatma fırsatı: Öğleden sonra 10.48 EST

Fırlatma Alanı: Cape Canaveral Hava Kuvvetleri İstasyonu, Florida, Pad 17B

Yörünge: Dünya’yı takip eden Güneş merkezli (helyosentrik) yörünge

Yörünge Periyodu: 371 gün

Görev Süresi: 3.5 yıl olarak planlanmıştır, fakat 15 Kasım 2018’e kadar görevine devam etmiştir.

KEPLER TELESKOBUNUN KEŞİFLERİ

Kepler uzay teleskobu fırlatıldığı ilk yıldan beri Güneş sistemi dışında yüzlerce gezegen keşfetti. Bu gezegenler arasında Dünya boyutlarında ve Dünya özelliklerinde olduğu gibi, çok daha farklı gezegenler de bulunmaktadır. Bu gezegenler bazıları çoklu gezegen sistemleridir. Bir yıldız etrafında birden fazla gezegen bulunan sistemler olduğu gibi, birden çok yıldız etrafında dolanan gezegen de keşfedilmiştir.

Görsel 2.
Görsel 2: Potansiyel olarak yaşanabilir dış gezegenler

Keşfedilen gezegenleri çoğu yaşanabilir bölge dışında olmasına rağmen, yaşanabilir bölge içinde bulunan gezegenler de vardır. New Jersey’deki Princeton Üniversitesi’nde görevli Dr Timothy Morton, Kepler tarafından bulunan Güneş sistemi dışındaki gezegenlerin büyük çoğunluğunun süper-Dünya denilen (Dünya’nın yarı çapından 1.2-1.9 kat daha büyük) gezegen ile sub-Neptün (Dünya’nın yarı çapından 1.9-3.1 kat daha büyük) gezegeni arasında kaldığını bildiriyor.

Görsel 3.
Görsel 3: Nasa’nın paylaştığı grafiklerde kahverengi bar, yeni doğrulanan 1284 gezegen sayısını gösteriyor. Açık mavi bar, Kepler’in daha önceki keşiflerini koyu mavi de Kepler dışındaki keşifleri gösteriyor.

Bilim insanları, Kepler’in 2015 yılı Temmuz ayında hedeflediği 4302 aday gezegenin bulunduğu katalogdan keşfedilen Güneş sistemi dışındaki 1284 yeni gezegeni tespit edip doğrulamak için yeni bir istatistiksel teknik kullandı. Yeni teknik, aday gezegenlerin simülasyonlarıyla ilgili farklı bilgiler topladı ve her olası yenidünyayla ilgili gökbilimcilere güvenilir puanlamalar verdi. Güvenilirliği %99’dan fazla olan adaylar ‘doğrulanan gezegenler’ olarak belirlendi. Araştırma ekibi, gezegen olma ihtimaline yakın fakat %99’luk orana ulaşmayan 1327 aday daha belirledi. Bu adayların incelenmesi devam edecek.

Kepler 186F Öte Gezegeni

Dünya’dan yaklaşık olarak 500 ışık yılı uzaklıkta bulunan kırmızı cüce yıldız Kepler-186 yörüngesindeki bir ötegezegendir. Kepler-186f, başka bir yıldızın yaşama elverişli bölgesinde keşfedilen, Dünya ile benzer yarıçapa sahip ilk gezegendir. 19 Mart 2014 yılında Kepler Uzay Teleskobu ile, “transit metodu” ile keşfedilmiştir.

Görsel 4. Kepler–186F ötegezegeni ve Dünya’nın karşılaştırılması
Görsel 4: Kepler–186F ötegezegeni ve Dünya’nın karşılaştırılması

Kepler-186f’in yörüngesel periyodu 129,9 gün, yörüngesel yarıçapı Dünya’nın %36 kadarı olup bu mesafede yıldızıyla (Ay ve Dünya gibi) eşzamanlı dönüşüm içinde olup olmadığı belli değildir. Bu sistemin yaşanabilir bölgesi, muhafazakâr bir tahminle Dünya’nın aldığı aydınlatmanın 0,88 ilâ 0,25 kadar olduğu bölgedir (0,22 ilâ 0,40 AB; Kepler-186f, %32 aydınlanmakta olduğundan bu bölgenin içinde, fakat Güneş Sistemi’nde Mars gibi dış sınıra yakın bulunmaktadır. Kepler-186f’nin aldığı yıldız akısı Gliese 581 d’ninkine benzemektedir. 

Görsel 5. Dünya ve Kepler-186f gezegenlerinin yörüngelerinin karşılaştırılması
Görsel 5: Dünya ve Kepler-186f gezegenlerinin yörüngelerinin karşılaştırılması

Kepler-186f’nin yarıçapı, Dünya’nın yarıçapından takriben %11 fazladır. Kütlesi, yoğunluğu ve bileşimi bilinmemektedir; kütle tahminleri sadece su/buz karışımı olan bir gezegenle tamamen demirden meydana gelmiş bir gezegen için 0,32 M ilâ 3,77 M arasında olabilir; Dünya’nınkine benzer bir bileşim (1/3 demir, 2/3 silikat kaya) olması hâlinde 1,44 M olmalıdır. Büyük çoğunluğu hidrojen/helyum olan bir atmosfer, yarıçapı 1,5 R‘dan az olan gezegenler için pek muhtemel görülmemektedir. Kırmızı cüceler, gençken yaşlılara göre çok daha kuvvetli aşırı morötesi (XUV) ışımaları vardır; gezegenin esasî atmosferi, bu süre içinde foto buharlaşması olabileceğinden H/He ağırlıklı zarfın büyük bir kısmının hidrodinamik kayıpla kaybetmesi muhtemeldir. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Kepler | NASA

Kepler: NASA’s First Mission Capable of Finding Earth-Size Planets | NASA

Kepler’in Fırlatılışı | NASA

Ötegezegenler | space.com

Kepler | Wikipedia

Kepler 186f | Wikipedia

Başlık Görseli | Nasa
Görsel 2 | PHL @ UPR ARECİBO, NASA
Görsel 3 | NASA
Görsel 4 | PHL @ UPR ARECİBO, NASA
Görsel 5 | NASA

YAZAR: Melih Kul

EDİTÖR: Emre Sezer

Kepler Uzay Teleskobu Ve Keşifleri Read More »

Mars Atmosferini Nasıl Kaybetti?

[Washington Üniversitesi makalesinden çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 15.03.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Hepimizin bildiği gibi, Mars hayatı olmayan soğuk, ıssız bir gezegendir. Ancak, Mars’ın milyarlarca yıl önce birçok nehir ve göllere sahip olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Mars’a komşusu Dünya’dan farklı olmasına neden olan ne oldu?

Mars bugün ince bir atmosfere sahip. Dünya’nınkinin yüzde 1’inden az. Atmosferindeki gazların hacmi çoğunlukla karbondioksit. Bununla birlikte, Mars yüzeyinden elde edilen kanıtlar, gezegenin bir zamanlar bugün olduğundan çok daha sıcak ve ıslak olduğunu gösteriyor. Bu, Mars atmosferinin bir zamanlar çok daha kalın olması ve Güneş’in ışığını hapseden güçlü bir sera etkisi yaratması gerektiğini gösteriyor.

Kızıl Gezegen’e yaptığımız sayısız görev sayesinde, Mars’ın erken döneminde, yaklaşık dört milyar yıl öncesine kadar, tıpkı Dünya’nınki gibi, gezegenin çekirdeğindeki erimiş metallerin konveksiyon akımları tarafından yaratılan güçlü bir manyetik alana sahip olduğunu biliyoruz. Ancak, Dünya’dan farklı olarak, Mars bu mekanizmayı kapatacak kadar içten soğudu ve gezegende küresel bir manyetik alan kalmadı. Bu manyetik alan olmadan gezegen, Güneş’ten akan enerjik yüklü parçacıkların akışı olan Güneş rüzgarından daha az korunuyordu.

4.2 milyar yıl önce, Güneş yeni doğarken, şu anda olduğundan çok daha aktif olduğunu biliyoruz. Kızıl Gezegen, bu yüksek aktivite sırasında küresel manyetik alanını kaybetti. Yaklaşık 500 milyon yıl içerisinde, Mars’ın küresel manyetik alanının ortadan kalkması nedeniyle Mars atmosferi büyük ölçüde yok oldu.

Güneş rüzgarı, gezegen manyetik alanını kaybettikten sonra yalnızca birkaç yüz milyon yıl içinde Kızıl Gezegenin atmosferinin çoğunu yok etti. Bu süreç hızlıydı çünkü Güneş gençliğinde çok daha hızlı dönüyordu ve bu da Güneş rüzgarını daha enerjik hale getiriyordu. Atmosferinin büyük bir kısmının uzaya kaybolması, Mars’ın ılık, nemli bir iklimden bugünün soğuk ve kuru iklimine geçişinin başlıca nedeniydi.

Bu işlemler sırasında gezegenimiz Dünya’nın güneş rüzgârını saptıran ve dolayısıyla atmosferine tutunan manyetik alanını koruduğu gerçeği, nihayetinde burada yaşamın gelişmesine izin verdi. Peki siz, Mars’ın ileride yaşanabilir bir gezegen olacağını düşünüyor musunuz?

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | XINYU HUGJIL SHI, Death by Magnetic Field: the story of MARS ATMOSPHERE

BAŞLIK GÖRSELİ | HDQWALLS

Mars Atmosferini Nasıl Kaybetti? Read More »

Robotların Yasaları Olur Mu?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 13.03.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 8 dakika

Isaac Asimov’un “I Robot” eserini okumuş ya da izlediyseniz “Three Laws of Robotics” yani 3 Robot yasasını duymuşsunuzdur. Eserde Asimov robot yasalarını test eden hikayeler yazmıştır. Robotların bazı olaylar karşısında bu kurallara bağlı kalarak neler yapabileceklerini ön görmeye çalışmıştır.

3 Robot Yasası:

  • Yasa 1: Bir robot, bir insana zarar veremez ve haraketsiz kalarak o insanın zarar görmesine izin veremez.
  • Yasa 2: Bir robot, birinci yasayla çelişmediği durumlar dışında, insanlar tarafından verilen emirlere uymalıdır.
  • Yasa 3: Bir robot, birinci veya ikinci yasayla çelişmediği sürece kendi varlığını korumlaıdır. 

Bu yazımda ise bu kurallar çevresinde bir kaç olayı analiz etmeye ve bu kuralların doğru, yeterli veya fazla olma durumlarını karşılaştırmaya çalışacağım.

Sözgelimi bir grup insanın, bir insanı kovaladıkları ve kapısı kapalı bir oda içerisinde tek başına sıkıştırdıklarında kendilerini tehlikeye atmamak için odaya donanımlı zarar göremez güvenlik robotu gönderiyorlar. Robot odaya girdikten sonra robota öldür emrini veriyorlar ve bir süre sonra robotun arkasından içeriye giriyorlar. Bu durumda tam donanımlı zarar görmez güvenlik robotunun odanın içerisindeki insanı öldürmesini bekleriz. Ama Asimov’un yasalarına göre davranmak zorunda olan robotumuz aldığı emir 1. Yasa ile çeliştiği için odaya girince odadaki insanı öldürmek yerine arkasından içeriye giren ve hayatta gördükleri için oda içindeki insanı öldürmeye çalışan, emir aldığı, insanlara karşı öldürmesi beklenen insanı koruduğunu görürüz. Bu yasa insanların güvenliği için olsa da robotun koruduğu insan kitlesel katliamlar gerçekleştiren olduğunu düşünürsek robot bir insanı korumak için daha fazla insanın hayatını tehlikeye attığı için farkında olmadan birinci yasa ile çelişmektedir. Bu durumu ilk üç yasayı yayınladıktan sonra farkeden Asimov yeni yasa yazarak bu durumu önlemek ister.

Yasa 0: Bir robot insanlığa zarar veremek veya haraketsiz kalarak insanlığın zarar görmesine izin veremez.

Sıfırıncı yasa ile robotların hem birebir hem de toplumsal ilişkilerinde insanlara zarar vermesini ve insanlara zarar verecek kötü insanları korumamasını amaçlamıştır.

Asimov ikinci yasasında açıkca robotların insanlara hizmet eden “eşyalar” olduğunu ve insanlara aykırı haraketler yapamayacaklarını belirtmiştir. Günümüzde de robotların varlığını felsefi açıdan sorgulayan tartışmalar yaşanmıştır. Robotların ortaya çıkma nedenlerine bakarsak, insanlık iş yükü gerektiren her durum için teknolojik çözümler üretmeye çalışmıştır. Yürümemek için önce atların çektiği, daha sonra motor ile çalışan makineler icat etmiştir.  Teknolojinin gelişmesi ile bu makneleri otonom veya daha önceden verilmiş emirleri yerine getirecek sistemler ile geşitirip araç robotlarını geliştirdiler. Hesap makinasından, endüstriyel konvoyörlere diğer alanlarda da aynı amaçla, farklı emirleri yerine getiren bir çok robot icat ettiler. Bu alanlardan biri de hizmet sektörü.

Bu sektörde insan hizmetlilere hem iş hem görünüş bakımından benzeyen robotlar icat edilmesi bazı insanların robotlarla duygusal bağ kurmasına onları eşya olarak değil bir canlı gibi görmesine neden oldu. Bir diğer örneği ise insanlarla insanlar gibi sözlü iletişim kurabilen yapay zeka yazılımlarında rastlayabiliyoruz. Yine de unutulmamalıdır ki her ne kadar insanlara benzese de robotlar sadece eşyadır. “Boston Dynamics” gibi şirektlerin reklam için hazırladığı, insanların robotlara saldırdığı videolara, robotlarla duygusal bağ kurduğukları için tepki gösteren insanlar olsa da diğer tarafta da robotların intikam alacaklarını söyleyen insanlar ve bu konuyu sürekli gündeme getiren tekonoloji dünyasının en büyük şirketlerinin ceo’larının yaptıkları “yapay zeka / robotlar insanların sonu olabilir.”, “çalışmaları durdurun.” Gibi açıklamaları var.

Güçlü teknolojiler robot veya değil farketmeksizin insanların elinde büyük bir tehlike arz ettiği açık ama robotların bir olup insanlara savaş açması, bilinci olmayan robotların değil emri yerine getiren robotların yani sadece insanların sebep olduğu sonuç olabilir. 

Teknoloji geliştirkçe ortaya çıkan yeni model robotlar için yeni etik kurallar ve yasalar da kesin olarak getirilecek, güçlendirdiğimiz robotlardan korunmak için bir tür yazılımsal anayasaya sahip olacağız. Konuyla ilgili çoktan çalışmalara başlamış oluşumlar var. Yine de unutulmamalıdır ki bir robot ve bir abaküs arasında etik olarak hiçbir fark yoktur. Biri çok daha gelişmiş olsa da ikisi de eşyadır ki ayrıca biri diğerinin atası sayılabilecek konumdadır. Bu konuyla ilgili ileri okuma kısmında benzer eserler de önereceğim.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Three Laws of Robotics | Wikipedia

Laws of Robotics | Wikipedia

I, Robot | Issac Asimov (KİTAP)

I, Robot | Isaac Asimov & Jeff Vintar (FİLM)

Chappie | Neill Blomkamp (FİLM)

Ex Machina | Alex Garland (FİLM)

A.I. Artificial Intelligence | Steven Spielberg (FİLM)

The Matrix | Lana Wachowski, Lilly Wachowski (FİLM)

Wall-e | Andrew Stanton (FİLM)

BAŞLIK GÖRSELİ | Ay Sancak Projesi

Robotların Yasaları Olur Mu? Read More »

Birbirine Bakan İki Ayna Sonsuz Yansıma Yaratır Mı?

[Science Focus yazısından  çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 10.03.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Okuma Süresi: ??

Asansörler, tuvaletler ve benzerlerinde karşıt aynaların oluşturduğu çoklu yansımalara bakmak her zaman eğlencelidir. Fakat sonsuza doğru uzanıyor gibi görünseler de, gerçekte gittikçe daha karanlık hale gelirler ve oraya varmadan çok önce görünmezliğe doğru kaybolurlar. Bunun nedeni aynaların, her seferinde kendilerine çarpan ışığın enerjisinin küçük bir kısmını emmesidir. Bu nedenle, en iyi aynaların bile birkaç yüzden fazla görünür yansıma üretmesi olası değildir.

Yansıma Nedir?

Karşılıklı aynaların yansıması

Saydam ortamda ilerleyen ışık ışınları, bir engele veya bir yüzeye çarpıp saçılmasına yansıma denir. Işığın çarptığı yüzey pürüzsüz ise oluşan yansıma düzgün yansımadır. Eğer ışığın çarptığı yüzey pürüzlü bir yüzey ise oluşan yansıma dağınık yansımadır.

Işık neden yaratıldığı konumu terk ediyor?

Işık, elektromanyetizma yasalarının bir tezahürüdür. Elektronlar gibi elektrik yükü kaynakları hızlandırıldığında, ortaya çıkan enerjinin kaynaktan dışarı doğru ışık hızında hareket eden elektromanyetik enerji dalgalarına dönüştürüldüğünü gösteren elektromanyetizma yasalarının bir tezahürüdür. Başka bir deyişle, ışığın sabit durması imkansızdır. Fizik yasaları her zaman hareket halinde olduğuna hükmeder.

Peki Aynalar Ne Renktir?

Görünür spektrumun dalga boylarını içeren beyaz ışıkta, bir nesnenin rengi, yüzey atomlarının soğuramadığı ışık dalga boyları tarafından belirlenir. Mükemmel bir ayna, beyaz ışığı oluşturan tüm renkleri geri yansıttığı gibi, aynı zamanda beyazdır.

Bununla birlikte, gerçek aynalar mükemmel değildir. Ve yüzey atomları herhangi bir yansımaya çok hafif bir yeşil renk verir. Çünkü camdaki atomlar yeşil ışığı diğer renklerden daha güçlü bir şekilde geri yansıtır.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS

BAŞLIK GÖRSELİ | Uyumsuz (Dıvergent) Film

Ayna görseli | MMN

Birbirine Bakan İki Ayna Sonsuz Yansıma Yaratır Mı? Read More »

Güneşimiz Böyle Ölecek

[Discovery yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 09.03.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Güneş de dahil olmak üzere gökyüzünde gördüğünüz her yıldız bir gün ölecek. İşler ağırlaşmaya başlamadan önce bu fikre şimdiden alışmak en iyisidir. Neyse ki biraz zamanımız var.

Güneşimiz şu anda hidrojenin çekirdeğindeki helyuma füzyonu yoluyla güç sağlıyor. Bu genellikle iyi bir şeydir. Çünkü bu füzyon süreci 149 milyon kilometre ötedeki küçük sulu kayamızda keyfini çıkarmaya başladığımız tüm ısıyı, ışığı ve sıcaklığı sağlar. Fakat sonunda güneşin yakıtı bitecek. Güneşte hala bol miktarda hidrojen olacak, ama herhangi bir şekilde kullanılabileceği çekirdekte olmayacak.

Yorulmak bilmeyen içe doğru yerçekimine karşı koyacak hiçbir enerji kaynağı olmadığında (ayaklarınızı sürekli yere diken aynı yerçekimi kuvveti), güneş büzülür. Çekirdekteki sıcaklıklar ve basınçlar küçüldükçe (çünkü başka ne yapacaklardı) kritik bir noktaya gelene kadar tırmanmaya devam eder: Helyumun kendisinin karbon ve oksijene dönüşebileceği nokta yine enerji açığa çıkarır ve bu güneşi eski ihtişamına geri döndürür. Neredeyse. Bu noktada güneşimizin çekirdeğinin sıcaklığı yaklaşık 100 milyon Kelvin’dir.

Adım Adım Süreç, Sıralama

Güneş

Ama sonra helyum biter. Güneş çöker. Sonra yeniden alevlenir. Güneş büyür. Sonra çöker, yeniden alevlenir ve büyür. Ve bu böyle sürekli devam eder. Bu, Güneş’in kendini parçalarken yaptığı korkunç bir danstan başka bir şey değildir.

Her yeni döngüde, güneşin atmosferinin bazı kısımları, aşırı ısınmış parçacıkların rüzgarlarına binen yırtık pırtık yelkenler gibi güneş sistemine doğru dalgalanarak tamamen ayrılıyor. Sonunda, geriye kalacak tek şey, kalan karbon ve oksijenin çekirdeğidir. Güneş, daha ağır herhangi bir şeyi birleştirmek için yeterli yerçekimine sahip değildir. Bu çekirdeği çevreleyen (şimdi daha doğru bir şekilde beyaz cüce olarak bilinir , çünkü tam anlamıyla beyaz-sıcaktır ve astronomik nesneler nispeten küçüktür), güneşimizin artık feshedilmiş olan güneş sistemine yayılmış kalan kalıntılarıdır.

Yeni ortaya çıkarılan çekirdekten gelen yoğun radyasyon (burada X ışınlarından bahsediyoruz) bu kalıntıları yırtar. Onları tutuşturur ve aydınlatır. Sonunda kendi radyasyonunu yaymalarına neden oluyor. Bu süreci tanımlayan fizik tanımı floresandır ve floresan ampullerin ardındaki fizikle aynıdır.

Ama bu biraz daha büyük. Işıkyılı uzaklıktan görülebilen bu gezegenimsi nebulalar, güneş benzeri bir yıldızın son eseridir. Yıldızlararası uzayın sessiz boşluğuna kararmadan önce yalnızca 10.000 yıl süren güzel, benzersiz, aydınlatmalı bir başyapıt.

Tüm yıldızlar ve tabii ki güneş de dahil olmak üzere bu nihai kaderi yaşayacak. Ancak bu süreç 5 milyar yıl daha gelişmeye başlamayacak. Dediğim gibi, biraz zamanımız var.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | DISCOVERY
BAŞLIK GÖRSELİ | NATIONAL GEOGRAPHIC
Güneş Görseli | NASA

Güneşimiz Böyle Ölecek Read More »

ARKADAŞ CANLISI OLANIN HAYATTA KALMASI

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 08.03.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Neden saldırganlık ve güç değil de nezaket insanların gelişmesine yardımcı oldu? Evrim Antropoloğu Prof. Brian Hare ve bilim yazarı Vanessa Woods, “en güçlü olanın hayatta kalması” fikrinin neden yanıltıcı bir fikir olduğunu açıklıyor.

İnsan doğası hakkındaki görüşlerimiz, toplum olarak yaptığımız neredeyse her şeyi şekillendiriyor. Kimi iyileştirip kimi göz ardı edeceğini, kimi koruyup kime zulmettiğimizi. İnsanın doğası ile ilgili hiçbir görüş “en güçlü olanın hayatta kalması” görüşünden daha fazla zarar vermedi. Başlarda öjeni hareketini doğurdu ve şimdi her türlü ırkçılığı ve ayrımcılığı destekliyor.

Ancak genel düşünce olarak en güçlü, en büyük ve en acımasız olanın üstünlüğünü ortaya koyan “en uygun olanın hayatta kalması” trajik bir yanlış anlaşılmadır. Darwin’e ve diğer biyologlara göre, ‘uygunluk’ yalnızca geride bıraktığınız çocuklarla ilgilidir. Asla bunun ötesine geçmek niyetinde değildir.

Araştırmacıların kullandığı uygunluk terimine göre, arkadaşlığın yaşamın en büyük başarılarının anahtarı olduğunu defalarca göstermiştir. Çiçekli bitkiler, hayvanları tozlaşmaya davet ederek hızla gezegenin her köşesine yayıldılar

Çırçır balıklar, diş parazitlerini yemelerine izin veren çok daha büyük yırtıcı balıkların dişlerinin arasına rahatça dalar. Ve köpekler, en cana yakın olanın hayatta kalmasının nihai örneğidir- evcilleştirme yoluyla daha dostça hale geldiler ve bizim dışımızda gezegendeki en başarılı memelilerdir.

En yakın primat kuzenlerimiz, bonobolar ve şempanzeler bile dostluğun nasıl kazandığını gösteriyor.

Şempanzelerde, alfa erkek tepeye tırmanır ve grup arkadaşlarını testislerini öptürerek tüm teslimiyetlerini işaret etmeye zorlar. Yaptıkları kavgalar ölümcül olabilir. Gücünü kadınları tekeline almak ve diğer erkeklerden daha fazla çocuğa sahip olmak için kullanır.

Bonobolar bunların hiçbirini yapmaz. Şimdiye kadar hiçbir bonobo grubunun bir alfa erkeğe sahip olduğu gözlemlenmedi. Bunun yerine, erkeklerden daha küçük olan dişiler, herhangi bir bonobonun grubu yönetmesini engellemek için bir koalisyon oluşturur.

Yolunu almak için güç kullanan bir erkek, üstesinden gelemeyeceği bir kadın ittifakı tarafından karşılanacak ve daha sonra onunla çiftleşmeyi reddedecek. Erkek saldırganlığı işe yaramaz ve sonuç olarak hiçbir bonobonun başka bir bonoboyu öldürdüğü görülmemiştir.

Biyolojik ‘uygunluğa’ bakarsak, üreme başarısı en yüksek olan kimdir: alfa şempanzeler mi yoksa daha dost canlısı erkek bonobolar mı? En başarılı bonobo erkeklerinin, en despotik şempanzelerden bile daha fazla yavru bıraktığı ortaya çıktı.

Sosyal izolasyon döneminde, arkadaşlıkların sürdürülmesinin zor olduğu ve yeni arkadaşlıklar kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir zamanda, insanlığını yitirme eğilimimizi kısa devre yapabiliriz.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS

BAŞLIK GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

ARKADAŞ CANLISI OLANIN HAYATTA KALMASI Read More »

Astroloji Yaşamın Sırrı Mı ?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 06.03.2021
Yazar: Emre Sezer
Editör: Sercan Çolak
Ortalama Okuma Süresi: 8 dakika

Hayır. Astroloji Sahtekarlıktır! 

Şimdi bakalım şu astroloji meselesine. Yazının tamamını okuyacak zamanı olmayanlar ama sorunun cevabını merak edenler için cevabı verdiğime göre şimdi bu cevabı biraz kurcalayalım. Astrolojinin söylediği her cümleyi tek tek analiz edebiliriz ama yazı kısa olması için özet geçeceğim.

Astroloji nedir, nasıl ortaya çıkmıştır?

Astroloji, kelime tanımı olarak eski yunanca “astro” ve “logos” kelimelerinden gelmektedir. Yıldız bilgisi olarak çevirebiliriz. Ama yıldız bilimi ile uğraşan benzer kelime olan astronomi ile karıştırılmaması gerekmektedir. Astroloji, Astronomi veya astrofizik gibi bilim alanlarının araştırıp, teoremler ortaya attığı, matematiksel denklemler ile kanıtladığı gibi yıldızlarla ilgilenmez. Kanıtlamak yerine ortaya çıktığı ilk zamanların teknolojik gereksinimlerini referans göstererek ortaya atılan iddiaların kanıtlayanmacağı için iddialarının kendisine “astrolog” diyen insanların uydurmadığını, yıldızlardan gelen bilgiler olduğunu savunmak ve böylece yalanlarını insanlara daha kolay empoze edebilmek için bu ismi kullanmışlardır. 

Astroloji, başlarda masalların ortaya çıktığı ilk yerde yani Mezopotamya’da karşımıza çıkıyor. Buradan ticaret yolları sayesinde diğer coğrafyalara kadar yayılıyor. Çin, Eski Yunan ve Mısır medeniyetlerinde en popüler astroloji görüşleri karşımıza çıkıyor. Şu anda yaygın olarak kabul gören astroloji tanımları da Eski Yunan’da gelişen astrolojinin devamı olsa da diğer medeniyetler kendi astroloji kültürlerini hala devam ettirmekte.

Astrolojinin çıkış amacı bilimin gelişmediği toplumlarda insanların kolay yoldan diğer insanlara karşı üstünlük kurma çabasıdır. Bunun benzer bir örneği simyada da görüyoruz. Günümüzde bilim insanlarının yaptığı çalışmalar sayesinde enerji dönüşümleri, kütle çekim yasası gibi evrenin geçerli kanunlarını ve biz istesek de istemesek de gerçeği değiştiremeyeceğimizi, gözlem ve yorumlarımızla kullanabileceğimizi biliyoruz.  Bu gerçekler ile astrolojinin iddialarını inceleyebiliriz.

Astrolojide Kehanet

Astroloji iddia ettiği üzerine Dünya dışındaki gezegenlerin dünya perspektifinden bakıldığındaki hareketleri ile insanların geleceklerini veya olayların gidişatını önceden bildiklerini iddia ediyorlar. Şimdiye kadar önceden bilinmiş herhangi bir olay kayıtlara geçmemiştir. Her yılın sonunda gireceğimiz yeni yıl için astrologlar; “Bu yıl çok kötü geçecek.”,”Çok iyi geçecek.” gibi yorumlarda bulunurlar. Bu yorumlar sistematik değildir. Bu yorumlar genel olduğu için her yöne çekilebilir. Siz de yazı tura gibi iki ihtimalli durumlar için iki ihtimalinde önceden olabileceğini söylerseniz kesinlikle birini bileceksiniz. Bu ihtimaller üzerine gerçekçi çalışma yapmak isterseniz astrolojiyle değil istatistik bilimiyle ilgilenebilirsiniz. Çünkü astroloji; gök cisimlerine bakarken perspektif, büyüklük, ışık hızı gibi gerçekçi hiçbir parametreyi hesaba katmaz.

Burçlar

Burçlar yine Dünya perspektifinden bakıldığında Güneş’in insanların daha öncesinde yollarını bulmak için uydurduğu takımyıldızlarının önüne geldiği tarihte doğan insanla eşleşen ve sonrasında bu hareketlerin insanların kişiliğini ve hayatını etkilediklerini iddia etmesidir.

Diğer astronomik cisimler doğum anınızda veya sonrasında hayatınızı etkilemezler. Kütle çekim yasasından bunu biliyoruz. İnsanlar yaptıklarının sorumluluklarını almamak için, yardımı yoktan bekledikleri için uydurdukları bir sistemdir. “Mars geriye gidiyor akrep burcu bu hafta sinirli olabilir!” gibi cümlelerin hepsi yanlıştır. Mars geriye gitmez Dünya’nın yörünge çapı Mars’tan daha dar olduğu için Dünya dönerken Marsı geçer ve bağıl yörünge hızlarından dolayı Dünya’dan bakıldığında Mars geriye gidiyormuş “gibi” görünür. Bu olay sizi sinirli yapmaz. 

Bu örnekleri arttırabiliriz ama yazıyı daha uzun tutmamak için son örnek olarak astrolojinin daha en başından yanlış bir sistem üzerine kurulu olduğunu ve bu yüzden sonrasında söylediği her şeyin yalan olmasından bahsedeceğim. 

Astrolojinin size iddia ettiği burcu kabul ediyorsanız ve eğer kendinizi o burç ile ilgili söylenenler gibi hissediyorsanız, artık hissetmenize gerek yok çünkü burç tarihleri yanlış! Basit bir matematikle 12 aylık Dünya yılını 12 takım yıldızına bölmüşler. Eğer bu gerçekse aynı hesabın diğer gezegenler için de çalışması gerekir ama her gezegenin Güneş etrafında dönüş süresi ve konumu Dünya’dan farklıdır. Güneş Sistemi’nde olmayan gezegenleri de unutmamak gerekir. Buna göre insanların sadece 12 farklı karakterde olması gerekir. Aynı şekilde İnsan dışındaki canlıların da 12 farklı karakteri olmalıdır. Tekrardan söylemiş olayım. Bu sistem daha takvim aşamasında yanlış olduğu için bu sistem üzerine söyledikleri her şey de yanlıştır! Bu sistem yanlış çünkü her takım yıldızı Dünyadan bakıldığında aynı alanı kaplamıyor bu yüzden Güneş her takım yıldızında aynı sürede kalmıyor, bu da tarihleri aktif bir şekilde değiştiriyor. Ayrıca arada astrolojinin görmezden geldiği “Ophiuchus” yani “Yılancı” takımyıldızı da var. Bütün bunlarla gerçek tarihlere baktığımızda açıkça bunu görebiliyoruz.

Takım Yıldızlarının Gerçek Tarihlerinin Karşılaştırması

Yazıyı artık sonlandırmak ve toparlamak gerekirse astroloji daha en baştan kendi uydurduğu sistemle ve gerçekle çelişiyor ve onun üzerinde söylediği her şey genel yoruma açık söylemlerdir. Bu yüzden daha fazla örnekle yazıyı uzatmak istemedim. Dilerseniz siz de bilimsel gerçekler ile astrolojiyi karşılaştırabilir ve yanlış olduğunu kanıtlayabilirsiniz. Eğer bir kişi ortaya bir iddia atıyorsa o iddiayı kanıtlamakla sorumludur. Eğer iddiası söylediği yöntemler ile kanıtlanmıyorsa o iddia gerçek değildir. Astroloji için zaten tersini basit bir matematikle bile kanıtlayabilirsiniz. Yalan olan bir bilgi doğruymuş gibi kanıtsız bir şekilde insanlara empoze edilmeye çalışılıyorsa orada bir sahtekarlık vardır. Astroloji işte bu yüzden sahtekarlıktır!

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Astronomi | Wikipedia

Astrofizik | Astrophysics in a Nutshell Second Edition By Dan Maoz · 2016

Astroloji tarihi | WiKipedia

Simya | Wikipedia

Kuyruklu yıldız | WIkipedia

Halley kuyruklu yıldızı | Wikipedia

Ophiuchus | Wikipedia

Takımyıldızlarının gerçek tarihleri Karşılaştırılması görseli | Sun’s entry into zodiac constellations, 2021 Posted by Bruce McClure in ASTRONOMY ESSENTIALS | December 28, 2020

Masallar | Wikipedia

ASTRONOMICAL CALENDAR 2021 | 2020 by Guy Ottewell

Başlık görseli | Bumbibanane, blenderartists.org

Astroloji Yaşamın Sırrı Mı ? Read More »

Snapdragon Sound: Yeni Bluetooth Ses Teknolojisi

[E&T yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 05.03.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

        Qualcomm, kullanıcıların yaşadığı ses aksaklıklarının ve gecikmelerin sayısını azaltmak için tasarlanmış yeni bir kablosuz ses protokolünü açıkladı.

        Dünyanın en büyük mobil yonga üreticilerinden biri olan Qualcomm, bir akıllı telefonda oyun oynarken ve müzik dinlerken “üstün” bir ses deneyimi sunması gerektiğini söyledi.

        Snapdragon Sound olarak adlandırılan bu teknoloji, oynatmayı sağlamak için şirketin en yeni işlemcileri, Bluetooth ses SoC’leri ve aptX Adaptive gibi codec –Codec, verileri saklama veya gönderme için sıkıştırarak kodlar, ardından oynatma veya düzenleme için açar- bileşenlerini kullanarak Bluetooth’un alçaltılmış sesten muzdarip olduğu sayısız yoldan kaçınmak için tasarlanmıştır. Yüksek çözünürlüklü 24 bit 96 kHz sesi, ultra düşük gecikmeyi, gelişmiş eşleştirme ve yüksek kaliteli sesli aramaları destekler.

        Qualcomm Başkan Yardımcısı James Chapman şunları söyledi: “İnsan kulağı, kablosuz bağlantılar üzerinden müzik akışı, video konferans veya oyun akışı sırasında sıklıkla meydana gelen aksaklıklara, gecikmelere ve diğer zorluklara karşı oldukça hassastır. Baştan sona odaklanarak, neredeyse tüm sesli etkileşim noktalarında yaygın tüketici sorun noktalarını çözmek için yenilikler sunmaya çalışıyoruz.”

        Snapdragon Sound, “önde gelen bir rakipten” yaklaşık yüzde 45 daha düşük olan 89 milisaniye kadar düşük Bluetooth gecikmelerini destekleyebilir.

        Çinli aygıt üreticisi Xiaomi, Snapdragon Sound’u cihazlarına getiren ilk üreticilerden biridir, ancak Qualcomm’un Android akıllı telefonlar üzerindeki hakimiyeti göz önüne alındığında (telefonların yaklaşık yüzde 50’si Snapdragon işlemcileri kullanır), muhtemelen önümüzdeki yıllarda yeni ses teknolojisini çok daha fazla cihazda görebiliriz.

        Bir lansman etkinliğinde Qualcomm, Snapdragon Sound’un yeteneklerini göstermek için tasarlanmış bir “HD çalma listesi” başlatmak için Amazon Music ile ortaklık kurdu.

        Teknolojiyi destekleyen cihazların bu yılın sonunda piyasaya çıkması bekleniyor. Tüketiciler, Snapdragon Sound rozetini telefonlar, kulak içi ve kulak üstü gibi desteklenen cihazlarda ve sonunda PC’ler ve saatler gibi diğer cihazlarda görebilecekler.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | E&T

BAŞLIK GÖRSELİ | E&T

 

Snapdragon Sound: Yeni Bluetooth Ses Teknolojisi Read More »

Fosil Yakıtlı Araçların Hammadde İsrafı

[E&T yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 03.03.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

        Bir araştırmaya göre, içten yanmalı motorlu araçlar, elektrikli muadillerine göre yüzlerce kat daha fazla hammadde israf ediyor. Ulaşım ve Çevre (T&E) araştırması, fosil yakıtla çalışan araçlardan uzaklaşmanın ve temiz enerjiye geçişin daha geniş çevresel faydalara sahip olabileceğini gösteriyor.

        Bir elektrikli araç (EV) pilinin, ortalama bir arabanın yaktığı 17.000 litre benzine kıyasla geri dönüşümde sadece 30 kg hammadde kullandığı tahmin edilmektedir. Teknolojik gelişmeler bir EV pili yapmak için gereken lityum miktarını önümüzdeki on yılda yarı yarıya düşürdükçe aradaki fark daha da artacak. Gerekli kobalt miktarının da dörtte üç ve nikelin beşte bir oranında azalacağı tahmin ediliyor.

        T&E’de ulaşım ve e-mobilite analisti Lucien Mathieu: “Ham maddeler söz konusu olduğunda hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Ortalama bir fosil yakıtlı araba, ömrü boyunca 25 katlı bina yükseklikte bir yağ variline eşdeğer miktarda yakıt yakar. Pil malzemelerinin geri dönüştürülmesini hesaba katarsanız, yalnızca 30 kg civarında metal kaybolur: kabaca bir futbol topu büyüklüğünde.”

        Çalışma, 2035 yılında, lityumun beşte birinden fazlası ve yeni bir pil yapmak için gereken kobaltın yüzde 65’inin geri dönüşümden gelebileceğini ortaya koyuyor. T&E, Avrupa Komisyonu tarafından önerilen yeni bir yasa uyarınca gerekli olan geri dönüşüm oranlarının, Elektrikli araçların yeni malzemelere olan talebini önemli ölçüde azaltacağını söyledi- bunu geleneksel otomobiller için söyleyemeyiz.

        Çalışma ayrıca, Avrupa’nın 2021 gibi erken bir tarihte kendi elektrikli araç (EV) pazarını tedarik etmek için yeterli pil üreteceğini de ortaya koyuyor. 2025’te yaklaşık 8 milyon pilli elektrikli otomobil için yeterli olan toplam üretim kapasitesi 460 GWh’ye çıkacak şekilde önümüzdeki on yıl için şimdiden 22 pil fabrikası kurmayı planlanıyor.

        Mathieu, “Bu, Avrupa’nın otomobil filosunun neredeyse tamamen ham petrol ithalatına bağlı olduğu mevcut durumundan çok farklı” dedi. “Artan pil verimliliği ve geri dönüşüm, Avrupayı ham madde ithalatında petrole kıyasla önemli ölçüde daha az bağımlı hale getirecek.”

        T&A, elektrikli araçların genel olarak iklim için çok daha iyi olduğunu ve bir benzinli arabaya göre ömürleri boyunca yüzde 58 daha az enerji gerektirdiğini söyledi. Avrupa’daki en kirli elektrik kaynağına sahip Polonya’da bile EV’ler benzinli arabalara göre yüzde 22 daha az CO2 yayıyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | e&t

BAŞLIK GÖRSELİ | e&t

Fosil Yakıtlı Araçların Hammadde İsrafı Read More »

Yeni Su Ayısı (Tardigrad) Türü

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.03.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Tardigrade, aşırı sıcaklık ve basınç hatta uzay boşluğu gibi başka türlü ölümcül koşullara dayanmak için benzersiz bir kış uykusu formu kullanan, doğanın en zorlu hayvanlarından biridir. Bilim adamları şimdi, ölümcül UV radyasyonuna karşı kendini korumak için bir tür floresan kalkan kullanarak bu hayatta kalma araçlarını genişleten yeni bir tardigrad türü keşfettiler.

Su ayıları veya yosun domuz yavruları olarak da bilinen tardigradlar, inanılmaz dayanıklılıkları ile bilim adamlarını şaşırtmaya başlayan mikroskobik yaratıklardır. Beş büyük yok olma olayının hepsinden sağ kurtulan, okyanusun dibindeki ezici kuvvetlere dayanabilen ve yiyecek, su veya oksijen olmadan da bir süre yaşayabilen türden biri oldukları düşünülüyor

Bunu, vücutlarını, iç organlarını yeniden düzenleyecek şekilde sıkıştırarak ve derin bir askıya alınmış animasyon durumuna girerek yaparlar. Bu, esasen onları dondurur ve kış uykusundan çıkmaları için koşullar güvenli hale gelene kadar onları ölümcül tehditlerden korur. Bu numara o kadar etkilidir ki, 2017’de Harvard önderliğindeki bir çalışma, tardigradların Güneş’imizin öldüğünü görmek için yaşayabileceği sonucuna vardı.

Indian Institute of Science’daki bilim adamları, tardigradlar tarafından kullanılan hayatta kalma mekanizmalarını araştırıyor, bölgeden örnekler topluyor ve onları aşırı koşullara maruz bırakıyor . Deneylerden birinde ekip, tardigradları dakikalar içinde bakterileri ve yuvarlak kurtları öldürmek için yeterli dozlarda mikrop öldürücü bir UV lambasına maruz bıraktı.

Hypsibius exemplaris adı verilen bir tardigrade türü biraz daha uzadı ve UV ışığına yaklaşık 15 dakika maruz kaldıktan sonra hayatta kaldı, ancak başka bir gizemli tardigrade türü bağışık görünüyordu. Bu kırmızımsı kahverengi türün tüm örnekleri ışıktan kurtuldu ve hatta yaklaşık yüzde 60’ı 30 gün daha yaşayacak şekilde dört kat daha güçlü bir dozla muamele edildi.Bu yeni ve ilgi çekici tür, yosun kaplı beton bir duvarda yaşarken bulundu. Ters floresan mikroskobu kullanılarak yapılan daha ileri araştırmalar, bu kırmızımsı kahverengi su ayılarının UV ışığına maruz kaldıklarında aslında maviye döndüğünü ortaya çıkardı.

Bilim adamları, bunun nedeninin cildin altında bir kalkan görevi gören, normalde öldürücü olan UV ışığını emen ve onu zararsız mavi ışığa dönüştüren bir dizi floresan pigment olduğunu keşfettiler. Araştırmacılar aslında bu pigmentleri çıkarıp UV ışığı altında hayatta kalma oranlarını ikiye katlamak için Hypsibius exemplaris tardigrades ve C. elegans solucanlarına aktarmayı başardılar .

Ekip, bu yeni tardigrade türünün, Hindistan’ın tropikal güneyindeki amansız güneş ışığı ile başa çıkmanın bir yolu olarak bu temiz UV-hayatta kalma kalkanını geliştirmiş olabileceğine inanıyor.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

Başlık Görseli | NEw atlas

Yeni Su Ayısı (Tardigrad) Türü Read More »

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 28.02.2021
Yazar: Burçak Abay
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Travma sonrası stres bozukluğu, diğer adı ile PTSD aşırı miktarda strese maruz kalma ile ortaya çıkan bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu aşırı stres durumu travmalar ile ortaya çıkar. Travma nedenleri kişiden kişiye farklılık gösterse de temel nedeni aşırı strestir. Bu durumların direkt olarak kişiye karşı gerçekleşme zorunluluğu yoktur, kişi stresli olaylara tanıklık etmiş de olabilir. Bu hastalığa sahip kişiler travmaları ile ilgili kabus görebilir veya olayın tekrar gerçekleşeceği hissine kapılabilir. Bu nedenle sürekli tetikte olma veya sürekli korku içinde olma durumu gözlenebilir. Özellikle toplumsal bir olay ile ilgili travma yaşayan insanlar dışarı çıkmamaya çalışabilir veya kalabalık ortamlardan uzak durabilirler.

PTSD tanısı koyulması için genel olarak 4 semptom aranır. İlk semptomda kişide kabuslar veya düşünceler ile olayın tekrar yaşanıp yaşanmadığı gözlenir. Bu kişinin istemsizce yaşadığı bir durumdur. İkinci semptomda kişinin travma ile ilişkili olan düşünceler, kişiler veya mekanlardan kaçınma durumunun olup olmadığına bakılır. Üçüncü semptomda kişinin düşünceleri olumsuz bir şekilde değişebilir; kişi olayı tüm detaylarıyla hatırlayamayıp olaydan kendini sorumlu tutabilir. “Survivor guilt” denilen olay da bu semptomda yer alır ve kişinin herhangi bir kötü olaydan kurtulduğu için kendini suçlu tutması anlamına gelir. Son olarak dördüncü semptomda ise kişinin sürekli tetikte olma durumu incelenir. Kişiye travmayı hatırlatan seslerin olduğu ortamda kişi panik moduna girebilir.

Hastalığa neden olan faktörlere bakıldığında sosyal, psikolojik, biyolojik, cinsiyet ve kültür farklılıkları görülebilir. PTSD  genel olarak incelendiğinde kadınlarda görülme olasılığının erkeklerden daha fazla olduğu görülmüştür. Bunun nedenine bakıldığına cinsel tacizin PTSD’nin en yaygın nedenlerinden biri olması ve çoğu kültürde kadınların sosyal hayattan uzak tutulup belirli kalıplarda yaşamlarının istenmesi görülebilir.

PTSD tedavisinde bilişsel davranış terapisinin oldukça etkili olduğu görülmüştür. Bu terapi çeşidinde kişi kendisinde anksiyete yaratan olayları, davranışları veya düşünceleri en çok anksiyete yaratandan en az anksiyete yaratana doğru sıralar. Terapist bu düzene bakarak kişiyi rahatlatıcı yollarla bu durumlara maruz bırakır. Kişi bu rahatlatıcı tekniklerle birlikte anksiyete yaratan durumların gerçekte tekrar yaşanmadığını görür.  Anksiyete tetikleyen durumlara maruz kalmayı kaldıramayan kişilerde terapistin kişiye stresle başa çıkmakla ilgili teknikler öğretmesinden oluşan stres aşılama tekniği uygulanabilir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Nolen-Hoeksema, S. (2013b). Abnormal Psychology (6th ed.). McGraw-Hill Education

BAŞLIK GÖRSELİ | HIP

Travma Sonrası Stres Bozukluğu Read More »

Mars Tarlası

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 27.02.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 8 dakika

        Uzayda Gargantua gibi bir astrofizik cisminin her şeyi nasıl yediğinden bahsetmiştik. Eğer okumadıysanız “Kurgulardaki Bilim” serimizin Gargantua hakkındaki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Peki, uzayda biz ne yiyeceğiz? Bu yazımda “The Martian” (Marslı) yapımındaki “patates kolonisini” analiz ederek bu soruyu cevaplandırmaya çalışacağım.

        The Martian’da, Mars gezegeninde mahsur kalan Watney yiyecek üretmek için Dünya’dan getirilen patatesleri kullanarak kapalı sistem içerisinde patates tarlası kuruyor. Bunun mümkün olup olmadığını analiz etmek için hızlıca birkaç konuya değineceğim.

        Patateslerden başlayalım. Patates bilimsel olarak “Solanum Tuberosum” olarak sınıflandırılan bir bitki türüdür. Toprak altında yetişir ve yumruları insanlar tarafından kızartma, püre, kumpir gibi çeşitli şekilde yeniliyor. Patatesler vejetatif olarak ürerler. Yani yenilen yumruları uygun ortam koşulları sayesinde genetik olarak kendisiyle aynı yeni patatesler ürer. The Martian’da olduğu gibi uygun ortam koşullarında patatesleri toprağa gömerek yeni patatesler üretilebilir. Bu kesinlikle mümkündür.

The Martian-1

      Mars toprağı patates vb. diğer bitkilerin yetiştirilmesi için ne kadar elverişlidir?

        2008 yılında Nasa’nın Phoenix kondusu tarafından gönderilen veriler sayesinde Mars toprağının magnezyum, sodyum, potasyum ve klorür içerdiğini biliyoruz. Bu maddeler organik bileşenlerin var olması için önemlidir. Toprakta elementlerden daha önemli hayati bir etken daha var o da bakteriler. Bakterilerin hepsi zararlı değildir, hatta bazı bakterileri canlılık için olmazsa olmaz diye de sayabiliriz. Bitkiler için de durum böyle. Çoğu canlı yüzeyde bulundukları gibi bitkilerin köklerinde de yararlı bakteriler bulunur. Bitki köklerinde bulunana bu yararlı bakteriler bitkilerin gelişmesinde, canlı kalmasında önemli görev üstlenirler. Şu an için Mars’ta bulunan herhangi bir bakteri olmadığı için bu konu hakkında net bir şey söylemek mümkün değil. Ama bu konuda araştırma yapan ekipler var.

        Indigo Agriculture adlı şirket bu konuda çalışmalar yürütmektedir. Bu çalışmalarıyla, her bitkide yararlı bakterilerin var olduğunu ve bakterilerin tarım için büyük potansiyel taşıdıkları gösterildi. Wageningen Çevresel Araştırma ekibi de Mars toprağına yakın bir toprak simüle ederek bitki yetiştirilip yetiştirilemeyeceğinin deneylerini yaptılar. Bu deneyler kapsamında domates, turp, kinoa, bezelye, ıspanak gibi bitkileri kullandılar. Deneylerin sonucunda simüle ettikleri topraklarda başarılı sonuçlar aldılar.

Indigo-Agriculture-Samples

        Tabii Mars’ta patates vb. bitkiler yetiştirmek istiyorsak toprak tek etken değil. Toprakla beraber atmosfer koşullarının da önemi var. Mars’ın atmosferi oldukça ince ve soğuktur. Bu şartlar bitkilerin yetişmesi için olumsuzluk ifade etsede, ayrıca aylar süren fırtınalara da sahiptir. Bu fırtınalar sonrasında yeni filizlenen bitkilerin köklerinin henüz sağlam olmamasından dolayı yerlerinden koparak ölebilirler. En iyi ihtimalde üzerleri toprakla kaplanacaktır. Bu fırtına süresince yeterli ışık miktarını da alamayacaklardır. 

        Bu etkenlerden ayrı bir şekilde “su” konusuna değinmek istiyorum. Mars konumu ve eksen eğikliği göz önünde bulundurularak şu anda yüzeyinde sıvı bulundurmuyor. Su yatakları ve kutup bölgelerinde donmuş su kütleleri bulunsa da henüz araştırmalar tam olarak netlik kazanmış değil. Nasa, Mars buzulları ile ilgili yaptığı çalışmada buzulların eridiği zaman Mars’ın yüzeyini kaplayarak 11 metre derinliğinde okyanus oluşturacağını hesapladı. 

        Bütün bilgiler ışığında yazının başına geri dönersek; Watney karakterinin yaptığı gibi kapalı ortam koşullarında Dünya atmosferini, ışık, basınç, nem gibi etkenler ile, simüle ettiğimiz bir ortamda insan dışkısını kullanarak Mars toprağını bakteri gibi organik bileşenler kazandırabiliriz. Böylece patates vb. bitkilerin üremesi için gerekli ortam koşullarını oluşturabiliriz. 

        Her şey yolunda gittiğinde Mars tarlamız Watney’in yaşadığı gibi kapalı ortam içerisinde meydana gelebilecek patlama ile tarlamız zarar gördüğünde oluşan açıklığı halat, bant ve muşamba ile onarabilir miyiz? Onarabiliriz. Marsın atmosferinin ince olduğunu biliyoruz. Kapalı sistemimizin içerisinde Dünya koşullarını simüle ettiğimiz için bant ve halatların gücünden daha güçlü basınca ihtiyacımız olmayacak. Tabii bu yöntem Marsta olduğumuz için en güvenli yöntem değildir. Ama aklımızın kenarında bulunsun.

        The Martian’ın Mars tarlası için bilimsel kaynaklara dayandığını, iyi analiz ile kurgulandığını söyleyebilirim. Ek olarak The Martian filmin jenerik bölümünde çalan Freddie Perren ve Dino Fekaris tarafından yazılan Gloria Gaynor’un söylediği “I Will Survive” Şarkısının Ajda Pekkan’ın “Bambaşka Biri” olarak türkçeye çevirdiği versiyonunu da dinlemenizi tavsiye ederim.

 

Ajda Pekkan – Bambaşka Biri

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA & DİNLEME

Mars’ta bitki yetişir mi | NotitPatates | WikipediaVejetatif Üreme | WikipediaPeriyodik Tablo | ptable.comFood for Mars and Moon | WagenIngen EnvIronmental ResearchBitki Probiyotik Bakteriler: Bitkiler Üzerindeki Rolleri ve Uygulamalar | Çiğdem KüçükPlant probIotIc bacterIa: solutIons to feed the world | Esther Menendez & Paula Garcia-FraileIndigo Agriculture | Indigo Agriculture

Indigo Agriculture | WikipediaDünya Atmosferi | WikipediaMars Atmosferi | WikipediaMars | WikipediaMarstaki Su | WikipediaMars Buzulları | NASAI Will Survive | Gloria GaynorBambaşka Biri | Ajda PekkanBaşlık Görseli | The MartIan (Film)The MartIan-1 Görseli | The MartIan (Film)Indigo-Agriculture-Samples Görseli | IndIgo AgrIculture

Mars Tarlası Read More »

Döndüğünü hissetmemiz için Dünya’nın ne kadar küçük olması gerekirdi?

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 26.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Dünyanın dönüşünü doğrudan hissedemiyoruz çünkü onunla birlikte dönüyoruz. Ancak Dünya herhangi bir kütle kaybetmeden kendisini bir şekilde sıkıştırsaydı, açısal momentumunu korumak için daha hızlı dönmesi gerekecekti. Tıpkı fizik öğretmenlerinin çok sevdiği buz patencisi gibi. Bu, üzerimize etki eden merkezkaç kuvvetini artıracak ve bu kuvvet radyal olarak dışarıya doğru hareket ettiği için, yerçekimi kuvvetini kısmen ortadan kaldıracak ve ağırlığımız azalacaktır.

Dünya’nın çapını yarıya indirmek, ağırlığımızı yaklaşık 1,2 kg azaltacaktır ki bu muhtemelen fark etmek için yeterli değildir. Ancak merkezkaç kuvveti doğrusal olarak artmaz ve çeyrek boyutlu bir Dünya’da ağırlığınız toplamda 15 kg düşer, böylece daha hafif hissedersiniz ve daha yükseğe zıplayabilirsiniz.

Bunun rotasyonun kendisi tartışmalı bir duygu olarak sayılıp sayılmayacağı. Atlıkarıncada, dönüşü hissedersiniz çünkü sürüşün yarıçapı o kadar küçüktür ki, merkezkaç kuvveti vücudunuzun uzunluğu boyunca gözle görülür şekilde değişir. Bunun olması için, “minyatür” Dünyamız o kadar küçük olmalıydı ki, kendi yüksekliğiniz gezegenin yarıçapının önemli bir oranı olmalıydı. Tabi biz bu noktaya varmadan çok önce, Dünya kendi merkezkaç kuvvetinden parçalanırdı.

Neden Dünyanın döndüğünü hissetmiyoruz?

Hızlı bir şekilde dönen bir döner kavşakta isek, bizi atmak isteyen garip bir güç hissedebiliriz. Dünyamız, uzayda yaklaşık 1.000 km / s hızla dönen dev bir döner kavşak gibidir (İngiltere’nin enleminde ölçüldüğü üzere). Öyleyse neden aynı gücü gerçekten güçlü bir şekilde hissetmiyoruz? Bunun nedeni, üzerimize etki eden başka bir kuvvetin olmasıdır: yerçekimi. Bu bizi yere, Dünya’nın dönüşünün bizi atmaya çalıştığından yaklaşık 1000 kat daha güçlü tutuyor.

Peki Dünya neden dönüyor?

Güneş Sistemi, türbülanslı bir gaz ve toz bulutundan neredeyse beş milyar yıl önce oluştu. Bu buluttaki atomların ve moleküllerin hareketlerinin ortalamasının tam olarak sıfır olması son derece düşüktü. Esasında, belirli bir yönde hareket etme veya dönme eğilimi olurdu.

Bulut yerçekimi altında çöktüğü için, açısal momentumun korunması, bulutun ilk dönüşünün büyütülmesini ve sonunda onu bir disk haline getirmesini sağladı. Dünya bu diskin içinde oluştu ve dönüyor çünkü açısal momentumunu ‘ana’ bulutundan miras aldı.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | Science Focus

Başlık Görseli | Science Focus

Döndüğünü hissetmemiz için Dünya’nın ne kadar küçük olması gerekirdi? Read More »

Gizemli Dokuzuncu Gezegen

[NASA makalesinden çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 24.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Dokuzuncu Gezegen, ingilizce adı ile “Planet Nine” güneş etrafında dönen, bilim insanları tarafından farazi olarak varlığı tahmin edilen Neptünötesi bir gezegendir.

Peki bu gezegeni gizemli yapan şey nedir?

2016 yılında yapılan araştırmalar sonucunda bazı Neptünötesi cisimlerin garip davranışları tespit edildi. Bu davranışlar Neptünötesi cisimlerin garip yörünge değişikleri ile alakalıydı. Kuiper Kuşağı’nı inceleyen gökbilimciler, bazı cüce gezegenlerin ve diğer küçük, buzlu nesnelerin birlikte kümelenen yörüngeleri takip etme eğiliminde olduklarını fark ettiler. Başlarda bunun Plüton ya da Eris (Neptünötesi Cüce Gezegen) tarafından kaynaklandığı düşünülse de bu tür sapmalar için Plüton ya da Eris fazlasıyla küçüktü. Caltech ekibi, bu yörüngeleri analiz ederek, daha önce keşfedilmemiş büyük bir gezegenin Plüton’un çok ötesinde saklanıyor olabileceği ihtimalini tahmin ettiler. Yapılan hesaplamalar çok daha uzakta Dünya’dan yaklaşık 10 kat daha büyük bir gezegene işaret ediyordu.

Bu potansiyel gezegenin yerçekiminin, Kuiper nesnelerinin olağandışı yörüngelerini açıklayabileceğini tahmin ettiler.  Fakat bu gezegen Güneş’e, bilinen sekiz gezegenden en uzakta olanı Neptün’den bile 2 kat daha uzakta olduğu için mevcut teknolojilerimiz ile görüntülemek neredeyse imkansızdı.

Dokuzuncu Gezegen Güneş’in etrafında çok eliptik bir yörünge izler. Gezegenin bu yörüngesinde bir tam tur dönmesi 10,000 ila 20,000 yıl arasında sürer. Tahminlere göre, Dokuzuncu Gezegen bir buz devidir(ice giant) ve bu konuda Uranüs ve Neptün’e benzer. Çoğunlukla ağır gazlardan ve buzlardan oluşan bir gezegendir.

Araştırmayı yapan bilim insanlarından Konstantin Batygin ve Michael E. Brown Dokuzuncu Gezegen için “Jehoshaphat” ve “George” adlarını kullanıyorlar. Ayrıca Batygin ve Brown, tahmin ettikleri nesneye “Gezegen Dokuz” adını verdiler, ancak bir nesnenin gerçek adlandırma hakları, onu gerçekten keşfeden kişiye aittir.

Sırada ne var?

Batygin ve Brown dahil gökbilimciler, tahmini yörüngesinde nesneyi aramak için dünyanın en güçlü teleskoplarını kullanmaya başladılar. Güneş’ten uzaktaki herhangi bir nesne çok sönük ve tespit edilmesi zor olacaktır, ancak gökbilimciler onu mevcut teleskopları kullanarak görmenin mümkün olması gerektiğini hesaplıyorlar.

Brown, “Onu bulmayı çok isterim” diyor. “Ama bir başkası bulursa ben de çok mutlu olurum. Bu yüzden bu makaleyi yayınlıyoruz. Diğer insanların ilham alacağını ve aramaya başlayacağını umuyoruz.”

Green, “Ne zaman böyle ilginç bir fikrimiz olursa, Carl Sagan’ın eleştirel düşünme kurallarını uygularız; bu kurallara gerçeklerin bağımsız olarak doğrulanması, alternatif açıklamalar aranması ve bilimsel tartışmanın teşvik edilmesi dahildir,” dedi. “Gezegen 9 oradaysa, onu birlikte bulacağız. Ya da şimdiye kadar aldığımız veriler için alternatif bir açıklama belirleyeceğiz.

“Şimdi gidip keşfe çıkalım.”

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

varsayımsal gezegen x | nasa

Dokuzuncu Gezegen | WIKIPEDIA

Başlık Görseli | Nasa

Gizemli Dokuzuncu Gezegen Read More »

ROBOTLARA DOKUNMA HİSSİ VERECEK TEKNOLOJİ: SHADOWSENSE

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 23.02.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Şu anda robotlar için dokunmaya duyarlı elektronik cilt geliştiren birkaç grup var. Cornell Üniversitesi’ndeki bilim adamları, robotlara dokunulduklarını bildirmek için gölge görüntüleme kameraları kullanarak daha basit bir yaklaşım izliyorlar.

ShadowSense olarak bilinen deneysel sistem, yumuşak gövdeli bir robot üzerinde elektronik olmayan yarı saydam bir “dış yüzey” altında bulunan, USB ile çalışan dizüstü bilgisayara bağlı sıradan bir kamera içeriyor.

Bir kişi robotun üstüne yaklaştığında, ortamdaki aydınlatma elinin gölgesini deriye düşürür. Kamera, elin cilde gerçekten ne zaman dokunduğunu, cildin hangi bölgesine dokunduğunu ve hangi hareketi yaptığını belirlemek için makine öğrenimine dayalı algoritmaları kullanarak, cildin diğer tarafından (robotun içinden) o gölgeyi izler. Bu şekilde, ShadowSense yalnızca robota ne zaman ve nerede dokunulduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda farklı dokunma hareketlerine farklı komutlar da atayabilir.

Mevcut prototip robot- silindirik, tekerlekli bir iskeletin etrafına gerilmiş naylon deriden yapılmış şişirilebilir bir kese- avuç içi ile dokunma, delme, iki elle dokunma, sarılma, işaret etme ve hiç dokunmama arasında ayrım yapabiliyor. Bunu, aydınlatmanın gücüne ve yönüne bağlı olarak yüzde 87,5 ile 96 arasında bir doğrulukla yapabiliyor.

Araştırmacılar, dokunmatik ekranlarda veya elektronik cihazlarda da kullanılabileceği için, teknolojinin uygulamalarının robotik ile sınırlı olmadığını belirtiyorlar. Bununla birlikte, ShadowSense’in şu anda bazı sınırlamaları var, sadece bir ışık kaynağı gerekli değil, aynı zamanda kameranın cildin etkileşimli kısmının görüş alanı içinde yer alması gerekiyor. Aynaların veya ek lenslerin kullanılması bir sonraki adım olabilir.

“Dokunma çoğu organizma için çok önemli bir iletişim şeklidir, ancak insan-robot etkileşiminde henüz hazır değildir” diyor baş bilim insanı Doç. Dr. Guy Hoffman. “Bunun nedenlerinden biri, tüm vücut dokunuşunun çok sayıda sensör gerektirmesi ve bu nedenle uygulanmasının pratik olmamasıdır. Bu araştırma, düşük maliyetli bir alternatif sunuyor.”

 

Cornell Üniversitesi Araştırma Tanıtım Videosu

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

MAKALE | CORNELL ÜNİVERSİTESİ

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

BAŞLIK GÖRSELİ | NEW ATLAS

Tanıtım videosu | youtube

 

ROBOTLARA DOKUNMA HİSSİ VERECEK TEKNOLOJİ: SHADOWSENSE Read More »

Yıldızlar Nasıl Ölür: Bir Hipernova’nın Kaderi

[Discovery makalesinden çevirilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 22.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

       Tüm yıldızlar ölür. Bazı yıldızlar bir patlama ile, bazı yıldızlar ise büyük bir patlama (süpernova) ile ölür. Ve bazı yıldızlar o kadar muhteşem, o kadar ender bir şey yapabilirler ki, bunun için henüz bir adlandırmamız bile yok.

Latincede “yeni” anlamına gelen “nova”, bir nedenden ötürü aniden parıldayan bir yıldızdır. Bir “süpernova” bir nova gibidir ancak süperdir, yüz milyarlarca normal yıldızı gölgede bırakabilecek kadar parlaktır. Süpernova, bir yıldızın merkezinde veya çekirdeğinde gerçekleşen bir değişim sonucu meydana gelir.

        Ancak 1990’lardan başlayarak, gökbilimciler normalden çok daha süper olan süpernovayı görmeye başladılar. Tipik bir süpernovadan 10 ila 100 kat daha parlaklıktan bahsediyoruz. Gökbilimciler onlara bir ad verdiler, hipernova, çünkü bu 90’ların modasına uygun bir şekilde harika geliyordu.

        Ayrıca tipik astronomik tarzda, gerçekte ne olduklarına dair bir ipucu bile almadan önce bir isim aldılar. Bugün ortalamadan daha parlak bir süpernovaya birçok şeyden biri denilebilir. Hipernovalar olarak adlandırılabilirler, ancak bazı gökbilimciler süper parlak süpernova terimini tercih ederler. Ancak adı hala tartışılırken, bu ekstra parlak yıldızların bir potansiyel nedenini anlıyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla kütle içeriyorlar.
Gerçekten dev bir yıldızı alırsanız, güneşimizden 50 kat daha büyük bir şey söylerseniz, çekirdeğindeki nükleer reaksiyonlar kesinlikle çılgınca bir hıza ulaşabilir. Öyle ki, sıcaklıklar ve yoğunluklar o kadar yüksek olduğunda, parçacıklar rastgele radyasyon parçaları olmaya karar verebilirler (yeterli enerjiniz olduğu sürece fizik kurallarına göre tamamen izin verilebilir). Şimdi genellikle bu radyasyon tekrar parçacıklara dönüşür ve yıldız işini yapar. Ancak dev yıldızlarda bu, çok hızlı bir şekilde çok fazla radyasyon yaratıldığı için kararsız hale gelebilir.

        Ortaya çıkan şey kaotik, çalkantılı, enerjik bir karmaşa. Yıldız çöker ve tipik bir süpernovadan daha büyük bir patlama olan bir enerji ve radyasyon seli salar.
Başlık görselinde görmüş olduğunuz Yengeç Bulutsusu, MS 1054’te Dünya’ya bağlı tarihçiler tarafından kaydedilen bir süpernovanın sonucudur. Yalnızca son derece karmaşık olmakla kalmayıp, aynı zamanda orijinal süpernovada atılandan daha az kütleye ve serbest bir patlamadan beklenenden daha yüksek hıza sahip gibi görünen gizemli ipliklerle doludur. Yengeç Bulutsusu, yaklaşık 10 ışıkyılı genişliğindedir. Bulutsunun tam merkezinde bir pulsar yatıyor: Güneş ile nerdeyse aynı kütleye sahip, ancak yalnızca küçük bir kasaba büyüklüğünde bir nötron yıldızı. Yengeç Atarcası, saniyede yaklaşık 30 kez döner.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | DISCOVERY

BAŞLIK GÖRSELİ | NASA

Yıldızlar Nasıl Ölür: Bir Hipernova’nın Kaderi Read More »

Bütün Hayvanların Zehri Aynı Mıdır?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 21.02.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

        Doğada birçok canlı türünde avcılarına karşı kendini korumak için zamanla özel yetenekler evrimleşmiştir. Aynı şekilde birçok canlı türünde de avlanmak için özel yetenekler evrimleşmiştir. Bu özelliklerden bir tanesi de zehir özelliğidir. Dilimizde sadece “zehir” kelimesi ile ifade edilse de aslında özelliklerine göre farklı şekillerde tanımlanmıştır ve farklı isimlendirilmişlerdir. 

        Zehrin tanımına baktığımızda TDK tarafından “Organizmaya girdiğinde kimyasal etkisiyle fizyolojik görevleri bozan ve miktarına göre canlıyı öldürebilen madde.” olarak tanımlanmıştır. Zehrin canlı organizmada var olduğu hali için de “toksin” kelimesi kullanılıyor. Bunun dışında konuyla alakalı TDK onaylı başka bir kelime yok. Peki bu kelimeler zehri tanımlayabilmek için yeterli mi? Hayvanlardaki zehri göz önünde bulundurduğumuzda iki farklı durumla karşılaşıyoruz. 

İlk Durum “Venomous”

       “Venomous”, Canlının ısırma veya sokma benzeri hareketi ile hedef canlının derisi delinerek belli bir açıklıktan kanının içerisine fışkırtılarak gerçekleştirilen durumda toksin özellik gösteren maddeyi ifade eden tanımlamadır. “Venomous” hayvanlara en yaygın olarak bilinen Wagner engereği, Sarı akrep örnek olarak gösterilebilir. Bu özellik genelde avcı olan hayvanlarda avlanmak için evrimleşmiştir. Bu hayvanların zehirleri insanlar için ölümcül olabilir.

İkinci Durum “Poisonous”  

       “Poisonous”, canlının derisinde salgılanan zehirdir. Bu hayvanlara karşı yapılan dokunma, ısırma gibi eylemler sonucunda zehrin bu eylemi gerçekleştiren canlının vücuduyla temas etmesi halinde vücudu tarafından emilerek, vücudunda toksin özellik gösteren maddeyi  ifade eden tanımlamadır. “Poisonous” hayvanlara zehirli ok kurbağası örnek olarak gösterilebilir. Bu özellik canlının kendini avcılardan koruması için evrimleşmiştir. Bu hayvanların zehirleri insanlar için ölümcül olabilir.

     

Bu iki farklı durum toksin maddeyi ifade etse de birbirlerinden farkları vardır ve bu farklar göz önünde bulundurularak doğru tanımlama yapılması için başka dillerde farklı kelimeler ile ifade edilmektedir. Karşılaştığınız hayvan “venomous” veya “poisonous” olması farketmeksizin temastan kaçınılmalı ve güvenli bir şekilde o bölgeden uzaklaşılmalıdır. Sizce “venomous” ve “poisonous” kelimeleri için hangi Türkçe kelime kullanılmalıdır?

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ZEHİR | TDK

Venom | Oxford Learners DIctIonarIes

PoIsonous | CambrIdge DIctIonarY

Venom | WIKIPEDIA

Yılan Zehri | WIKIPEDIA

YILAN ZEHRİ | REPTILE PARK

YILAN ZEHRİNİN EVRİMİ | WIKIPEDIA

ZEHİRLİ OK KURBAĞASI | PhenotypIc and GenetIc DIvergence In Three SpecIes of Dart-PoIson Frogs WIth Contrasting Parental BehavIor

GÖRSEL İKONLAR | FLATICON

Bütün Hayvanların Zehri Aynı Mıdır? Read More »

Airbus, Mars’tan Örnek Getirecek

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 20.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        ESA(Avrupa Uzay Ajansı), Airbus’a, NASA’nın Perseverance gezgini tarafından Kızıl Gezegenden toplanan ilk örnekleri Dünya’ya döndürecek olan Yeryüzü Dönüşü Orbiterini tasarlamak ve inşa etmek için 491 milyon € (522 milyon ABD Doları) tutarında bir sözleşme verdi.

        Galileo zamanından beri teleskoplar Mars’ı gözlemliyor ve uzay araçları 1970’lerden beri Mars’a başarılı bir şekilde iniyor, ancak bir avuç eski göktaşı dışında Kızıl Gezegen’den çalışma için Dünya’ya hiçbir şey getirilmedi.

        Bu bir sorundur, çünkü giderek daha karmaşık hale gelmesine rağmen, robot iniş ve gezicilerinin yapabileceklerinin sınırları vardır. Mars kaya ve toprağının kirlenmemiş örnekleri Dünya’ya iade edilebilirse, bilim adamları, Mars’ta yaşamın var olup olmadığı gibi soruları yanıtlamak için çok daha çeşitli testleri çok daha hızlı bir şekilde gerçekleştirebilirler. Ayrıca, yeni araştırma yöntemlerinin geliştirilmesi beklentisiyle numunelerin bir kısmı da tutulabilir.

        Bu, beş yıllık görevinin başlangıcında 2026’da bir Ariane 6 roketinin tepesinden kalktığında Dünya Dönüşü Yörüngesi’nin nihai bileşeni olacağı ortak ESA / NASA Mars Numune Dönüş projesinin arkasındaki temel mantıktır.

        Mars Sample Return projesinin ilk kısmı, Şubat 2021’de Mars’a inmesi planlanan NASA’nın Perseverance gezgini. Gezici, Mars’taki geçmiş veya şimdiki yaşamın var olabileceği alanları arayarak ve sondaj donanımlı araçlarını kullanacak. örnekleri toplamak için robotik kol. Bu numuneler zeminde bir veya daha fazla önbellekte bırakılacak tüplerde mühürlenecektir.

 

        İkinci aşama için, Surface Retrieval Lander 2026’da fırlatılacak. Bu araç, robotik Numune Aktarma Kolu, Numune Alma Aracı ve Mars Yükselme Aracı ile donatılmış bir yüzey platformundan oluşuyor.

        Numune önbelleklerinin yanına dokunduktan sonra, Numune Alma Gezgini konuşlandırılacak, önbelleklere gidecek ve tüpleri toplayacaktır. Ardından, robot kolun tüpleri alacağı ve Mars Yükseliş Aracındaki Yörünge Örneği kapsülüne yerleştireceği yere geri dönecek. Mars Yükseliş Aracı, yörüngede Yörüngedeki Örnek kapsülünü havaya kaldıracak ve bırakacaktır.

 

        Burası Dünya Dönüş Orbiteri’nin devreye girdiği yerdir. Hibrit RIT-2X iyon motorları / kimyasal tahrik sistemi sayesinde 2027’de Mars yörüngesine ulaştığında, altı tonluk uzay aracı Surface Retrieval Lander ve Perseverance için bir iletişim rölesi görevi görecek. Yörünge Örneği kapsülü fırlatıldığında, Dünya Geri Dönüş Yörüngesi, kapsülle buluşmak için otonom sistemlerini kullanacak. Yörüngeli Örnek daha sonra Dünya Giriş Yörüngesine aktarılacak ve burada Dünya Giriş Aracına yerleştirilmeden önce ikincil bir muhafaza sisteminde biyolojik olarak mühürlenecek.        Dünya Dönüş Yörüngesi daha sonra Mars yörüngesinden ayrılacak ve bir yıl sürecek Dünya yolculuğuna başlayacak. Son olarak, Dünya Giriş Aracı serbest bırakılacak ve Dünya’nın atmosferine yeniden girecek ve Dünya Geri Dönüş Yörüngesi Güneş etrafında yörüngeye girecek. Ürün Utah çölüne indiğinde, numuneler toplanacak ve çalışma için serbest bırakılmadan önce numune alma ve kürleme tesisinde karantinaya alınacaktır.

 

        Airbus Uzay Sistemleri Başkanı Jean-Marc Nasr, “Bu görevin başarılı olmasını sağlamak için Rosetta, Mars Express, Venus Express, Gaia, ATV, BepiColombo ve JUICE ile kazandığımız tüm deneyimlerimizi bir araya getiriyoruz” diyor. “Mars’tan Dünya’ya örnekleri geri getirmek olağanüstü bir başarı olacak, gezegenler arası bilimi yeni bir seviyeye taşıyacak ve Airbus, bu ortak uluslararası görevin bir parçası olarak bu zorluğu üstlenmekten heyecan duyacak.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Çeviri | New atlas

Başlık Görseli | AırBus

Airbus, Mars’tan Örnek Getirecek Read More »

580 TB Kapasiteli Manyetik Bant Kaseti

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 19.02.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

YENİ MANYETİK BANT KAPASİTESİ REKORU KIRILACAK

        Manyetik bant, oldukça modası geçmiş bir veri depolama teknolojisi gibi görünebilir, ancak yoğunluğu ve kapasitesi büyük veri merkezleri için hala aşılması zor. Şimdi, IBM ve Fujifilm, rekor kıracak 580 TB kapasiteye sahip bir prototip manyetik bant kaseti oluşturmak için bir araya geldi.

        Çok fazla depolama şekli geldi ve gitti, ancak manyetik bant 1952’deki icadından beri önemli bir depolama ortamı haline geldi. Bunun nedeni dayanıklılığı, yoğunluğu, düşük maliyeti, uzun ömürlülüğü, enerji verimliliği ve ölçeklenebilirliği – tabii ki bunlar yıllar boyunca gelişti.

        En yeni prototip kaset, eğer açarsanız sadece 0,0043 milimetre kalınlığında ve 1,3 kilometre uzunluğunda olan 6,45 cm2 bandı başına 40 gigabayt sıkıştırmayı başarıyor. Bu, yaklaşık 580 TB’lık devasa bir toplam veri kapasitesi ekliyor ve bu, IBM’in 2017’de 330 TB kapasite için 63,5 Gigabayt / cm^2 kaset ürettiği önceki rekorunu oldukça iyileştiriyor.

Kaset yapıları karşılaştırması

       

        Yeni rekora izin veren ana gelişme, Fujifilm tarafından geliştirilen yeni kaset malzemesiydi. Mevcut bantların çoğu manyetik baryum ferrit (BaFe) parçacıklarıyla kaplanmıştır, ancak bu sefer şirket stronsiyum ferrit (SrFe) adı verilen yeni bir kimyasal bileşen kullandı. Bu yeni bileşen, BaFe parçacıklarına göre yüzde 60 daha az fiziksel alan kaplıyor ve daha fazlasını bir bant bölümüne sıkıştırılmasına izin veriyor. Ayrıca, manyetik olmayan yeni bir alt katman, bandın düzgünlüğünü de geliştirerek okuma / yazma kafasının yaklaşmasına izin veriyor.

        IBM’in prototipteki rolü, bu okuma / yazma kafalarının yanı sıra bunları kontrol eden eyleyicileri ve servoları geliştirmekti. Şirket, yeni geliştirilen kafaların, doğruluk için dünya rekoru olan 3,2 nanometre dahilinde konumlandırılmasına izin verdiğini söylüyor.

        Bu bant kasetleri, dünya çapında sürekli artan miktarda üretilen, işlenen, depolanan ve aktarılan veriyi işlemek için hayati önem taşıyan veri merkezleri için özellikle yararlı olacaktır.

 

KAYNAKÇA

ÇEVİRİ | NEWATLAS

BAŞLIK GÖRSELİ | New ATLAS

Kaset yapısı görseli | NEW ATLAS

580 TB Kapasiteli Manyetik Bant Kaseti Read More »

Uzaktan Eğitimde Teorik İşlenen Kimya Ve Biyoloji Laboratuvarında Ne Oluyor? 

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 17.02.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        İlk yazımda laboratuvarlar hakkında Laboratuvarlarda ise teorik bilgilerin somutlaştırılması, daha iyi kavranması için modellemeler oluşturuluyor ve deney yaparak verilerin test edilebileceği ortamları bize sunuyor. Böylece laboratuvarlar, hesaplanan teorik verilerin doğruluğunu test etmeyi, gözlem yapmayı, bilimsel düşünmeyi, deney sonuçlarını değerlendirme ve yorumlama ile bu teorilerin kavranmasını kolaylaştırır. Ayrıca laboratuvarlarda ki çalışmalar ile yeni keşifler yaparak yeni teknolojiler üretilir.” olarak bahsetmiştim bu yazımda ise kimya ve biyoloji laboratuvarlarından bahsedeceğim.

Laboratuvarda ekmek yapabilir miyiz?

        

Bir kimya laboratuvarı

        Temel fen bilimlerinin ana bilim dallarından biri olan kimya; maddelerin yapısını, özelliklerini ve başka maddeler ile arasındaki ilişkiyi inceler. Bu süreci teorik ve deneysel olarak sürdürür.  Kimya laboratuvarlarında da diğer laboratuvarlarda olduğu gibi teori ve deney ilişkisi, araştırma, gözlem ve deney yapabilme becerisi kazandırılır. Kimya laboratuvarlarında yapılan maddenin özellikleri deneyinde, maddenin fiziksel ve kimyasal yapısı incelenir, bu özellikler ile maddelerin birbirinden nasıl ayrılacağı öğrenilir, erime ve kaynama noktası gibi faz dönüşümleri gözlemlenir. Çözelti deneylerinde ise tepkime stokiyometri hesaplama, asit baz titrasyonu ile pH özelliklerine göre maddeleri sınıflandırabilmeyi öğrenirler. Karışık deneyler yaparak nişasta hidrolizi, sabun ve aspirin elde etmesi gibi çeşitli maddeleri beraber ve sistematik kullanarak ürün elde etmeyi öğrenirler.

        Kimya Laboratuvarında bu tür deneylerin yapılmasının asıl amacı öğrenciye günlük hayatta karşılaştığı maddeler hakkında bilgilendirmek, gerektiği durumlarda üzerinde işlem yapabilme kabiliyeti kazandırmak, deneylerde kullanacağı laboratuvar malzemelerini tanıma ve laboratuvarda deney yapma tekniklerini öğrenme, doğada gördüğü kimyasal olayları yorumlayabilme ve gerçek bilgiye ulaşabilme gibi yetenekler kazandırmaktır.

        Kimya laboratuvarlarında risk olarak ayrıca çalışılan maddelere göre farklı zehirlenme riskleri vardır. Bunlar, gaz zehirlenmeleri, brom ve klorla zehirlenme, etil alkolle zehirlenme, zehirli madde yutulması gibi zehirlenmelerdir. Zehirlenmelerin önlenmesi için gazlarla çalışırken çeker ocak kullanılmalıdır. Laboratuvar önlüğü, eldiven ve gerek olduğu durumlarda maske ve gözlük ile çalışılmalıdır. Zehirlenme yaşanırsa tıbbi ilk yardım yapılmalıdır, zehirlenen kişi açık havada bol oksijen almalıdır.

Yaşayan makineleri incelemek

 

        Diğer fen bilimleri evrenin ya da olayların bir bölümünü incelese de sadece biyoloji canlıları konu alan ana bilim dalıdır. Canlıların fizyolojik ve biyolojik özelliklerini incelerken; canlının doğma, gelişme, üreme ve evrimsel sürecini inceler. İçinde yaşadığımız canlı bir çevre olan doğayı anlamak, onu korumak ve içerisinde gerçekleşen her türlü canlı faaliyeti yorumlayabilmek için biyoloji şarttır. Biyoloji laboratuvarlarında doğanın canlı olan her parçası ve canlılığın temeli, nasıl devam edeceği; geçmiş canlılar ve şu an yaşayan canlılar arasında bağlantı kurarak evrimsel süreçleri de göz önünde bulundurularak incelenir.

        Öğrenciler biyoloji laboratuvarında bulunan insan modelleri ile insanın iç organlarını, iskelet sistemini, dolaşım ve boşaltım sistemi gibi vücut özelliklerini tanıyor, fosiller yardımıyla geçmişte yaşamış insanlar ile günümüzde yaşayan insanların farkının nedenlerini öğreniyorlar. Kullandıkları mikroskoplar ile hücrelerin dünyasını gözlemleyerek hücre içerisindeki ve hücrelerin birbiri arasındaki faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olurken aynı zamanda daha büyük canlıların belli parçalarını mikroskop altında inceleyerek nasıl çalıştıklarını ve ne işe yaradıklarını keşfediyorlar. Biyoloji laboratuvarındaki asıl amaç öğrencilerin canlılığın nasıl meydana geldiğini, korumak için ne yapılması gerektiğini, hücreden organizmaya kadar geçmişte yaşamış ve günümüzde yaşayan canlıları sınıflandırarak evrimsel süreci daha iyi aktarmaktır.

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

İLK YAZI | UZAKTAN EĞİTİMDE TEORİK DERSE DÖNÜŞEN LABORATUVARLARDA NE OLUYOR?

Laboratuvar Güvenlik Önlemleri | ESTÜ KİMYA

Başlık Görseli | CANTERBURY ÜNİVERSİTESİ

laboratuvar görseli | YOUVISIT.COM

Uzaktan Eğitimde Teorik İşlenen Kimya Ve Biyoloji Laboratuvarında Ne Oluyor?  Read More »

DÜNYA’NIN MANYETİK ALANINA NE OLUYOR?

[Discovery makalesinden çevirilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 16.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Son zamanlarda, Güney Atlantik Okyanusu üzerindeki Dünya’nın manyetik alanında zayıf bir nokta giderek zayıflıyor, bu da küresel bir manyetik ters dönme olayının başlangıcına işaret edebilir.

        Dünyanın manyetik alanı bükülmüş, kıvrımlı, karmaşık ve birbiri içine giren manyetik enerji döngülerinden oluşur. Uzun süre hareketsiz kalmaz. Sürekli değişen dalgalanmaların olduğu bir hayatın tadını çıkarır. Ve son zamanlarda, güney Atlantik Okyanusu üzerindeki zayıf bir nokta giderek zayıflıyor, bu da küresel bir manyetik ters dönüş olayının başlangıcına işaret edebilir.

Gerçek Kuzey

        Dünyanın Kuzey Yarımküresinde yaşıyorsanız ve güvenilir keşif pusulanızı çıkarırsanız, kuzeyi gösteren bir ok alırsınız. Bu, ormanda kaybolmuş ve yalnızsanız en yakın kafeye giden yolu bulmak için kullanışlıdır.

        Ancak pusulanızdaki “kuzey” aslında coğrafi Kuzey Kutbu’na işaret etmiyor. Bunun yerine, Kuzey Kanada’nın geniş arktik ovalarının genel yönünü işaret ediyor. Neden mi? Çünkü dünyanın manyetik alanının kuzey yarımkürede en güçlü olduğu yer burasıdır.

        Güçlü kısımlar varken, Atlantik Okyanusu’nda Güney Amerika ile Afrika arasında hiçliğin ortasında duran zayıf kısımlar da var. Bölgenin kulağa hoş gelen ismine (Güney Atlantik Anomalisi) rağmen, havacılıkta kaybolmalar veya UFO görülmeleri yok. Sadece manyetik alandaki zayıf bir nokta.

Zayıf Noktalar

        Ama burada daha da anormal bir şey var: o zayıf nokta giderek zayıflıyor ve ikiye bölünüyor. Bu tuhaf değişime ne sebep oluyor? Açıklamak için derinlere inmemiz gerekiyor. Gezegenimizin tam anlamıyla derinliklerinde olduğu gibi. Orada, çekirdeğimiz, kontrolden çıkmış bir pervane gibi gülünç derecede hızlı dönen dev bir süper sıcak erimiş demir topudur.

        Dönen, kaotik çekirdek, fizikçilerin “dinamo eylemi” dedikleri şey aracılığıyla Dünya’nın manyetik alanına güç sağlar, ancak biz sadece “dönen sıcak şeyler büyük manyetik alanlar oluşturur” diyebiliriz.

        Manyetik alandaki güçlü noktalar ve sıcak noktalar, Dünya yüzeyinde olup biten herhangi bir şeyden değil, çekirdekteki tüm çılgın, şiddetli, karmaşık faaliyetlerden kaynaklanmaktadır. Bu, Dünya’nın manyetik alanının davranışını inceleyerek, çekirdekteki aynı aktiviteye bir göz atabileceğimiz anlamına gelir. Bu harika, çünkü 6400 km uzunluğunda bir tüneli açıp kendimize bakmak imkansız.

        Avrupa Uzay Ajansı’nın Swarm misyonu uydularının hedefi tam olarak budur. Manyetik aktiviteyi sürekli izleyerek, bakmadığımız zamanlarda gezegenimizin çekirdeğinin ne yaptığını daha iyi anlayabiliriz.

Ve dolayısıyla: Güney Atlantik Anomalisi

        2013’ten beri Anomali zayıflıyor ve hatta minimum manyetik enerjiye sahip iki farklı bölgeye ayrılmaya başladı. Bilim adamları bundan sonra ne olacağından emin değiller. Bölünme, biz ne olduğunu anlamadan buharlaşabilir veya kalıcı hale gelebilir. Ya da Dünya’nın tüm manyetik alanının en sevdiği hilelerden birini çekmek üzere olduğunun bir işareti olabilir: tamamen kapanıp yeniden ortaya çıkıyor, ancak kutuplar ters dönmüş halde.

        Ne olursa olsun, yüzeye çıkmış insanlar için pek bir tehdit değil. Bizi herhangi bir ölümcül kozmik radyasyona karşı korumak için güvenilir atmosferimiz var. Ancak yörüngedeki uydular, onları korumak için manyetik alanımız olmadan sorunlarla karşılaşabilir: Azaltılmış manyetik koruma uydularımızın hassas donanımında bazı aksaklıklara neden olduğundan, Güney Atlantik Anomalisi halihazırda kaçınılması en iyi yerdir.

Eğer kendinizi Atlantik Okyanusu’nun ortasında bulursanız, başka bir yere gidin.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | Discovery

Başlık Görseli | Nasa

 

DÜNYA’NIN MANYETİK ALANINA NE OLUYOR? Read More »

Her Şeyi Yiyen Gargantua-2

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 13.02.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 7 dakika

        Gargantua’nın ne kadar gerçekçi bir kara delik olduğunu analiz edebilmek için önce gerçek kara deliklerin özelliklerini yazının ilk bölümünde anlatmıştım. Şimdi Gargantua’yı bu özelliklerle karşılaştıracağız.

Gargantua İle Galaksiler Arası Yolculuk

        Interstellar evreninde Gargantua’nın Satürn yanında olduğunu ve başka bir galaksiye çıktığını biliyoruz. Bu özelliğinden dolayı Gargantua için “solucan deliği” deniyor. Solucan deliği, kara deliğe giren cisimlerin evrenin başka yerlerinden çıkmasına olanak sağlayan yolu kısaltan geçitlerdir. Günümüzde kara delikler üzerinde yapılan çalışmalar ile biliyoruz ki kara delikler yüksek çekim gücüne sahip astro fizik kütleleridir ve hacimleri küçük olduğu için çektikleri her maddeyi içlerinde parçalayarak istiflerler. Bu yüzden Gargantua’nın bu özelliği bilimsel olarak mümkün değildir! Eğer mümkün olsaydı bu yolculuk için zarar görmeyecek ileri teknolojiler geliştirmemiz gerekecektir. Interstaller evrenindeki Gargantua içerisinde seyahat eden Endurance uzay aracı da bu teknolojiye sahip kabul edilmiştir.

Gargantua’nın Anatomisi

Gargantua-1

        Gargantua 100 milyon Güneş kütlesinde ve olay ufku da buna bağlı olarak yaklaşık 1 milyon kilometre civarında. Ortalama Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesine eşit oluyor. Kara deliklerin yarıçapı, olay ufkunun çevre uzunluğunun 2 pi kadarıdır. Bu hesaba göre Gargantua gibi fiziksel özelliklere sahip kara delik mümkün olabilir!                                                                        

Gargantua-2

        Gargantua’nın zamanı Interstellar’da olduğu gibi aynı oranda yavaşlatması için çok hızlı dönmesi gerekir. Bu hızı Tars’ın ,Interstaller evrenindeki robot, 1 saatte tamamlamasını referans alıp üstteki bilgilerle hesaplarsak ışık hızına çok yakın dönmesi gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Bu Gargantua için maksimum dönüş hızı. Einstein’in hız sınırını geçmediğinden bir kara delik için bu dönüş hızı mümkündür! Thorne da bu olayı “mümkün ancak muhtemel değil.” olarak özetliyor.

Gargantua’nın Görünüşü

Gargantua tasarlandığında daha önce bir kara delik fotoğrafı çekilmemişti ama kara deliklerden veriler alınıyor üzerine çalışmalar yapılıyordu. Bu bilgiler ışığında Thorne yaptığı çalışmalar ile Gargantuayı tasarladı. 2019 yılında EHT teleskobunu ilk kez bir kara delik fotoğrafı çekmeyi başardı. Gargantuaya dışarıdan baktığımızda etrafında gördüğümüz ışık şekli Gargantua’nın olay ufkunun çevresinde dolanan ve Gargantua’nın etkisinden kaçabilen fotonlardır. Benzer görüntüğü EHT teleskobunun fotoğrafında da görebiliyoruz. Gargantua’nın bu görünüşü mümkündür!

Gargantua | Interstellar (solda) & İlk Kara Delik Resmi | EHT Telecope (sağda)

        Zamanda yoluluk, geçmişi değiştirmek, farklı boyutlar gibi sadece kara deliği değil diğer etkenlere de bağlı olan diğer konulara, sadece Gargantua’yı incelediğim için, bu yazıda değinmeyeceğim. Bir kara delik olarak Gargantua için Interstellar bilimesel temeller üzerine kurulmuş da olsa neticede kurgudur ve kurguda hikayenin ilerlemesi için bazı şeyler “öyle” kabul edilir. Bu konu ile alakalı Interstellar’ın bilimsel danışmanı Thorne “Raslantı evrimin ilk yapı taşıdır.” diyor.  Yine de Interstellar bilimsel analizleri çok iyi yapmış ve hikaye boyunca her detayı bu analizlerle planlamış bir kurgudur diyebilirim. 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

HER ŞEYİ YİYEN GARGANTUA-1 | İLK YAZI

SOLCUAN DELİĞİ | WİKİPEDİA

GARGANTUA HAKKINDA BİLGİLER | THE SCİENCE OF INTERSTELLAR

KARA DELİK GÖRSELİ | EHT COLLABORATION

GARGANTUA GÖRSELLERİ | INTERSTELLAR

Her Şeyi Yiyen Gargantua-2 Read More »

Süper Foton

Maddenin Hali: Bose-Einstein Yoğunlaşması

[Live Science yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 12.02.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Maddenin içinde bulunabileceği beş durum arasında, Bose-Einstein yoğunlaşması belki de en gizemli olanıdır. Gazlar, sıvılar, katılar ve plazmalar üzerinde uzun süredir çalışılırken, Bose-Einstein yoğuşmaları 1990’lara kadar laboratuvarda üretilememişti.

Bir Bose-Einstein yoğunlaşması, mutlak sıfır değerine kadar soğutulan atom grubudur. Bu sıcaklığa ulaştıklarına atomlar birbirlerine göre neredeyse hiç hareket etmezler. İşte bu noktada atomlar bir araya toplanmaya ve aynı enerji durumuna girmeye başlarlar. Fiziksel açıdan özdeş olurlar ve tüm atom grubu tek bir atommuş gibi davranmaya başlar.

Bir Bose-Einstein yoğunlaşması yapmak için dağınık bir gaz bulutuyla başlarsınız. Birçok deney rubidyum atomlarıyla başlar. Daha sonra enerjiyi atomlardan uzaklaştırmak için lazer ışınlarını kullanarak soğutursunuz. Bu işlemden sonra bilim insanları onları daha da soğutmak için buharlaştırmalı soğutma kullanıyorlar. Buffalo Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Xuedong Hu, “Bir Bose-Einstein yoğunlaşmasına düzensiz, kinetik enerjinin potansiyel enerjiden daha büyük olduğu bir durumdan başlıyorsunuz fakat onu soğutunca katılar gibi bir örgü oluşturmaz” diyor. Bunun yerine, atomlar aynı kuantum hallerine düşer ve birbirinden ayırt edilemezler. Bu noktada atomalar, fotonlar gibi ayıramayacağınız parçacıklara uygulanan Bose-Einstein istatistiğine uymaya başlarlar.

TEORİ VE KEŞİF
Bose-Einstein Yoğunlaşması teorik olarak ilk defa Hintli fizikçi Satyendra Nath Bose (1894-1974) tarafından öngörüldü. Bose, kuantum mekaniğindeki istatistiksel problemler üzerinde çalışıyordu ve fikirlerini Albert Einstein’a gönderdi. Einstein bunların yayınlanması gerektiğini düşünüyordu. Daha da önemlisi Einstein, Bose’nin hesaplamalarının -daha sonradan Bose-Einstein istatistiği oalrak bilinir- atomlara olduğu kadar ışığa da uygulanabileceğini gördü.
İkisinin bulduğu şey, normalde atomların belirli enerjilere sahip olması gerektiğiydi Aslında kuantum mekaniğinin temellerinden biri, bir atomun veya diğer atom altı parçacığın enerjisinin nedensiz olamayacağıdır. Örneğin elektronların bulunmaları gereken ayrı “yörüngeleri” olması ve bir yörüngeden veya enerji seviyesinden diğerine düştüklerinde belirli dalga boylarına sahip fotonlar vermelerinin nedeni budur. Ancak atomları mutlak sıfır derecesinin milyarda biri kadar soğutunca, bazı atomlar aynı enerji seviyesine düşerek ayırt edilemez hale geliyor.

Bose-Einstein yoğunlaşmasındaki atomların “süper atomlar” gibi davranmasının nedeni budur. Nerede olduklarını ölçmeye çalışıldığında, ayrı ayrı atomları görmek yerine, bulanık bir top görür.

Maddenin diğer durumlarının tümü, adını fizikçi Wolfgang Pauli’den alan Pauli Dışlama İlkesi’ne uyar. Pauli (1900-1958) fermiyonların – maddeyi oluşturan parçacık türleri – aynı kuantum hallerinde olamayacağını söylüyor. Bu nedenle, iki elektron aynı yörüngede olduğunda, dönüşlerinin zıt olması gerekir, böylece toplamları sıfır olur. Bu da, kimyanın bu şekilde çalışmasının ve atomların aynı anda aynı alanda bulunmamasının bir nedenidir. Bose-Einstein yoğuşmaları bu kuralı çiğniyor.

Teori, maddenin bu tür durumlarının var olması gerektiğini söylese de Colorado’daki Astrofizik Enstitüsü’nden (JILA) Eric A. Cornell ve Carl E bir tane yapmayı başararak 2001 Nobel Fizik Ödülü’nü aldılar.
Temmuz 2018’de Uluslararası Uzay İstasyonunda yapılan bir deney, bir rubidyum atomu bulutunu mutlak sıfırın on milyonda birine kadar soğutarak uzayda bir Bose-Einstein yoğunlaşması üretti . Deney şu anda uzayda bildiğimiz en soğuk nesnenin rekorunu elinde tutuyor, ancak henüz insanlığın yarattığı en soğuk şey değil.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | Live Science

BAŞLIK GÖRSELİ | Jan Klaers, University of Bonn

Maddenin Hali: Bose-Einstein Yoğunlaşması Read More »

TÜRKLER UZAYDA

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 10.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Türkiye Uzay Ajansı (TUA), Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin Milli Uzay Programı’nın tanıtımında yaptığı açıklamaların ardından gündeme geldi.

Peki nedir bu Türkiye Uzay Ajansı (TUA) ?

        Türkiye Uzay Ajansı (TUA) 13 Aralık 2018 tarihinde idari ve mali özerkliği ile özel bütçeye sahip olarak,  Millî Uzay Programını hazırlamak ve hayata geçirilmesi için düzenlemeler yapmak amacı ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından kuruldu. Asli görevi uzay ve havacılık bilimi ve teknolojileri için orta ve uzun vadeli hedefleri, temel ilkeleri ve yaklaşımları, hedefleri ve öncelikleri, performans kriterlerini, bunlara ulaşma yöntemlerini ve tümü için kaynak tahsisini içeren stratejik planlar hazırlamaktır.

        TUA’ya verilen en önemli görevlerden bir tanesi Türkiye’nin Milli Uzay Programı’nı hazırlamak oldu. Bu program 2021 yılı ile 2030 yılı dahil bu yıllar arasında izlenecek yolları, amaçları ve kaynakları belirleyecek. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye Uzay Ajansı ile ilgili yaptığı konuşmada TUA’nın ve Milli Uzay Programı’nın 10 ana hedefini açıkladı.

TUA Tanıtım Görseli
TUA Tanıtım Görseli
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN AÇIKLADIĞI 10 STRATEJİK HEDEF
  1. Ay Görevi: 2023 yılında Cumhuriyetin 100. Yılına özel olarak uluslararası anlaşmalar ile yakın dünya yörüngesinde ateşlenecek milli ve özgün hibrit roket ile Ay’a sert iniş gerçekleştirilecek. Bir sonraki aşamada ise ilk fırlatma bu kez milli roket ile yapılacak ve Ay’a yumuşak iniş gerçekleştirilecek.
  2. Yerli Uydu: Yeni nesil uydular geliştirme ve üretmek için dünya ile rekabet edebilecek ticari bir marka ortaya çıkarılacak. Türkiye Uzay Ajansı uydu ve kaynak gereksinimlerini bu şirketten karşılayacak.
  3. Bölgesel Konumlama: Türkiye’ye ait bölgesel konumlama ve zamanlama sistemi geliştirilecek. Bölgesel Konumlama ve Zamanlama Sistemi kısaca BKZS, bir uydu konumlandırma sistemi ve küresel konumlandırma ve zaman aktarımında Türkiye Uzay Ajansı’nın bir projesidir. Projenin amacı, konumlandırma ve zamanlama bilgilerini mevcut yabancı sistemlerden bağımsız olarak sağlamaktır.
  4. Uzay Limanı: Uzaya erişimi sağlamak için bir uzay limanı kurulacak. Türkiye’nin en uygun fırlatma alanı uygun konuma sahip başka bir ülke içerisinde belirlenip bu noktada fırlatma tesis altyapısı oluşturulacak.
  5. Uzay Meteorolojisi: Uzay meteorolojisi zamana bağlı olarak, uzay ortamındaki değişimin, yer tabanlı teknolojik sistemlere, insan yaşamına ve sağlığına olan etkilerini inceleyen bir disiplindir. Bu alanda yatırım yapılarak uzaydaki yetkinlik artırılacak. Özellikle iyonosfer araştırmaları desteklenecek.
  6. Uzay Nesneleri: Astronomik gözlemler ve uzay nesnelerinin dünyadan takibi konularında yetkinlik kazanılacak. Radyo teleskopları ile bilim insanları uzaydan gelen radyo sinyalleri üzerinde çalışabilecek. Aktif uydular, uzay çöpleri ve asteroidler yerden ve uzaydan izlenecek.
  7. Uzay Sanayisi: Uzaycılık alanında sanayi kümelenmesi ile entegre çalışmalar yürütülecek. Uzay teknolojisi ürünleri ve hizmetleri ihraç edilecek. Yüksek nitelikli insan kaynağı için istihdam oluşturulacak.
  8. Uzay Teknolojileri: ODTÜ ile birlikte yerli ve yabancı yatırımcılarla ev sahipliği yapacak bir uzay teknoloji geliştirme bölgesi kurulacak.
  9. Uzay Farkındalığı: Uzay alanında etkin ve yetkin insan kaynağını geliştirmek amacı ile uzay farkındalığı oluşturulacak.
  10. Türk Astronot: Bir Türk vatandaşı bilim misyonu ile uzaya gönderilecek.

 

Tüm bu stratejik hedefler sayesinde Türkiye’nin uzay alanında görünürlüğü artırılacaktır. Tüm dünyada özellikle SpaceX’in başarıları ile birlikte revaçta olan uzaycılık alanında Türkiye’nin de artık etkin olduğunu görebiliriz. İleriki dönemlerde belirlenen bu stratejik hedefler doğrultusunda uzay artık Türkiye için de ulaşılabilir olacaktır. Bu tür programlar Dünya ile sınırlı kalmayıp uzayın ve evrenin derinliklerine yolculuk ederek hem bilime hem de insanlığın gelişmesine katkıda bulunmaktadır.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

TUA | TÜRKİYE UZAY AJANSI

BAŞLIK GÖRSELİ | TÜRKİYE UZAY AJANSI
TUA TANITIM GÖRSELİ | TÜRKİYE UZAY AJANSI

TÜRKLER UZAYDA Read More »

DIAMOND NANO PİLLER

[NDB Technology açıklamasından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 09.02.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Diamond nano piller kendi kendine şarj olabilen, bunu yaparken de yüksek güç çıkışı verebilen uzun ömürlü pillerdir. Uzun kullanım demişken binlerce yıldan bahsediliyor. Tipik olarak bir yarı iletken, metal ve seramiğin kombinasyonundan oluşan bu piller iki bağlantı yüzeyi ile yük topluyor. Genel bir pil sistemindeki gibi pozitif ve negatif temas yüzeyi oluşturabilmek için bu sistemlerden bir yığın oluşturuluyor. Bu yığının her katmanı yüksek bir enerji çıkış kaynağından oluşuyor. Bu şekilde sistemin genel verimliliğini arttırıp ürün için çok katmanlı bir güvenlik kalkanı sağlıyor.

Peki elektriği nasıl üretiyor?

 

RADYASYONDAN ELEKTRİĞE

Tüm radyoizotoplarının yüksek miktarda ısı ürettiklerini biliyoruz. İzotopların önceden bahsettiğim katmanların arasında en uygun yerlere yerleştirilmesi, bulunduğu yerdeki tek kristalli elmas nedeniyle de ortaya çıkacak olan esnek olmayan saçılmayı kolaylaştıracaktır. Bu tasarım sayesinde de ısının radyo-izotop tarafından absorbe edilmesini önler ve kullanılabilir elektriğe hızlıca dönüştürülmesini sağlar.

NDB şirketi radyoaktif atıkların geri dönüştürülmesinin pek çok kişinin ilgilenmediği bir konu olduğunu belirterek, pillerde sürdürülebilirliği sağlamak ve güvenli, emniyetli bir ortamda temiz bir enerji kaynağı teşvik etmek için nükleer yakıtı yeniden işleyerek ve geri dönüştürerek yeniden kullanmayı hedefliyorlar. Bor katkılı tek kristalli elmas ile sistemden her yönden yararlanmaya çalışan NDB şirketi alfa ve betanın yanı sıra fazla nötron radyasyonlarının da bor-10 katkısı kullanarak alfa ışınına dönüştürüyor. İnce film yapısı sayesinde esnek tasarım yapısı olan bu piller uygulanacak yere göre her şekil ve biçimde olabilecek bu da pillerin her türlü pazara girebileceğini gösteriyor.

 

ENERJİ ÜRETİMİNDE BU PİLLERİ KULLANMAK GÜVENLİ Mİ?

Piller, bilinen en termal iletken olup aynı zamanda içindeki radyasyonu tutma kabiliyetine de sahip olan poli-kristal elmas tabakasıyla kaplı olacak. Bu malzeme paslanmaz çelikten yaklaşık on iki kat daha serttir. Bu da pilleri kurcalanmaya karşı korumalı ve son derece sağlam hale getiriyor. Pil sistemindeki yüksek enerji kaynağı çalışma sırasında ısı üretecektir. Sistemdeki ısıyı optimum seviyede tutabilmek adına elmas dış kaplamaya termal bacalar yerleştirdiler. Pil sistemi içerisinde nükleer güç kaynağı bulundurmak nükleer yayılma sorununu ortaya çıkarır. Bu sorunu çözmek için de pillerin içerisine güç üretimi dışında kullanımı engelleyen bir iyon yerleştirme yöntemiyle kilit sistemi oluşturdular.

 

NE OLACAK?

Cep telefonları, bilgisayarlar, arabalar kısacası elektrikle çalışan her şey için devrim olabilecek ve gelecekte beklenen yeni teknolojilerden bize bir fikir verebilecek bir girişim. İnsanlığın şimdiki hayatında azımsanmayacak ölçüde büyük bir ihtiyaç olan enerji ihtiyacını karşılayabileceğini düşünüyorum. Pillerin enerji üretiminde nükleer atık yaratmaması küresel ısınma ve atık birikimini önleme konusunda da çok büyük yardımcı olacağından böylesine bir araştırma insanların hayatını kolaylaştıracaktır.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

NANO DIAMOND BATTERY | NDB TECHNOLOGY

BAŞLIK GÖRSELİ | NDB TECHNOLOGY

DIAMOND NANO PİLLER Read More »

Ay’a İniş Fotoğraflarında Neden Yıldız Yok

[Curiosity Daily’de yayımlanan makaleden çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 08.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

20 Temmuz 1969’da Apollo 11 astronotları Neil Armstrong ve Buzz Aldrin , Ay’a ilk ayak izlerini koymak için Eagle Lunar Modülünden (zavallı Michael Collins’i geride bırakarak) indi. En azından hikaye bu. Vokal bir azınlık, aya inişin Hollywood’da bir ses sahnesinde çekilmiş ayrıntılı bir aldatmaca olduğuna inanıyor.

Kanıtları arasında fotoğrafların ve video görüntülerinin gökyüzünde herhangi bir yıldız göstermemesi de var. Hollywood yapımcıları komplo konusunda nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirler? Aslında, oldukça sıradan bir açıklama var: Kamera ayarları onları yakalamak için ayarlanmadı.

Doğrudan güneş ışığında bir arkadaşınızın resmini çekmek isterseniz, kamera ayarlarınızı iki şekilde yaparsınız. Çok fazla ışığın içeri girmesini önlemek için lens üzerindeki ışık toplama alanını küçük tutan diyaframı daraltırsınız: parlak güneş ışığında göz bebeklerinizin daralmasının nedeni aynı . Ayrıca deklanşör hızını da artırırsınız, böylece kamera sensörü sadece kısa bir süre ışığa izin verir. Aynı arkadaşınızın gece fotoğrafını çekmek isterseniz, muhtemelen deklanşör hızını yavaşlatır ve diyaframı genişletirsiniz, böylece iyi bir çekim için yeterli ışığa izin verebilirsiniz.

Peki ya arkadaşınız gece aydınlatıldıysa? O zaman fotoğrafında ne istediğini seçmen gerekir. Gökyüzündeki yıldızları da dahil etmek istiyorsanız, yavaş deklanşör ve geniş diyafram yeterince ışık alırken çekimi bulanıklaştırmamak için arkadaşınızın ekstra hareketsiz durduğundan emin olmanız gerekir. Diyaframı küçük ve deklanşör hızını yüksek tutarsanız, arkadaşınızın keskin, makul derecede parlak bir resmini çekersiniz, ancak lense yeterince ışık göndermediği için gökyüzü karanlık olur.

Apollo astronotlarının yapması gereken takas buydu. Aydaki gökyüzü Dünya’da olduğu gibi gün ışığını dağıtacak bir atmosfer olmadığı için gece kadar siyahtır. Ancak hata yapmayın: Ay’da öğle vakti, gezegenimizdeki kadar çok güneş ışığı vardır. Bu, ay yüzeyini inanılmaz derecede parlak hale getirir. Apollo fotoğraflarında çekilecek en önemli şey aydaki manzaraydı, bu nedenle kamera bu manzaradan en iyi şekilde yararlanacak şekilde ayarlandı. Sonuç olarak, arka plandaki nispeten sönük yıldızlar çekimlerin hiçbirinde görülmedi. Herhangi bir aldatmaca yok sadece kamera merceğinin bir numarası.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | Curiosity Daily

BAŞLIK GÖRSELİ | NASA

 

Ay’a İniş Fotoğraflarında Neden Yıldız Yok Read More »

ANOREXIA NERVOSA

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 07.02.2021
Yazar: Burçak Abay
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Anorexia, kişinin kendisini uzun zaman aralıklarıyla aç bırakması veya çok az miktarda yemesi, buna rağmen hala daha fazla kilo vermesi gerektiğine inanmasından kaynaklanan bir rahatsızlıktır.

Bu açlığın sonucunda kişi yaşı ve boyuna göre olması gereken kilonun önemli miktarda altında bir kiloya sahip olur. Aşırı kilo kaybı bazı kadınlarda menstrual döngünün durmasından kaynaklanan ‘amenorrhea’ durumuna yol açabilir. Bu hastalığa sahip bireyler kendilerine aşırı kilolu olarak gözlemlerler ve büyük bir kilo alma korkusu yaşarlar. Bu yüzden sürekli daha fazla zayıflamaya çalışırlar. Kilo verme çabalarına aç kalmanın yanında aşırı egzersiz de katkı sağlar.

Anorexia nervosa hastalığının iki tipi olduğu biliniyor. Bunlardan ilki olan kısıtlayıcı tip, hastanın kilo vermek amacıyla yemek yemeyi reddettiği ve aşırı egzersiz yaptığı tiptir. Kişi birkaç günü yemek yemeden geçirebilir, bazıları sadece hayatta kalmak için gereken miktarda yemek yer. İkinci tip olan binge/purge tipte ise kişi çok fazla yemek yeme periyotları veya kusma periyotları geçirir. Kusmayı kişi bazı ilaçlar ile veya kendi kendini kusturarak gerçekleştirir.

Hastalığın kişilere göre dağılımına bakıldığında kadınlarda erkeklere oranla 10 kat daha fazla görüldüğü gözlemlenmiştir. Yaş aralığına bakıldığında ise genellikle büyüme çağında veya genç yetişkinlikte başladığı görülmüştür. Bunun yanı sıra bu hastalığa sahip bireylerde intihara meyilli olma veya kendine zarar vermeye iten davranışlar gözlemlenmiştir. Hastalığa neden faktörler ise genetik, sosyal, bilişsel faktörler ve aile ortamı olarak açıklanabilir.

Anorexia nervosa çok tehlikeli ve ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalığın sonucu olarak kalp rahatsızlıkları, kusmaya bağlı olarak diş problemleri, böbreklerin iflası veya özellikle kadınlarda kemiklerde güç kaybı oluşabilir. Buna ek olarak intihar oranları diğer insanlara göre daha fazladır.

Hastalığın tedavi yöntemlerine bakıldığında birçok yöntem karşımıza çıkar. Kişi psikoterapi alabilir; bu yöntemde hastalar bedenleri üzerinde kontrol sahibi olmak istedikleri için terapiye karşı olabilirler, bu yüzden terapist hastanın güvenini kazanmaya çalışır ve tedaviye devam etmesini sağlar. Bu terapinin sağladığı yarar bütün hastalarda aynı şekilde gözlemlenmeyebilir.

Diğer tedavi yöntemi olan bilişsel davranış terapisinde ise kişinin zayıf olmaya verdiği önem hakkında konuşulur ve hastaya kazandığı kilolar için ödül verilen bir sistem oluşturulur. Bunu yanı sıra hastaya rahatlaması için uygulayabileceği teknikler öğretilir. Bilişsel terapilerin yanında biyolojik terapilerin de kullanıldığı görülmüştür. urulur. Bunu yanı sıra hastaya rahatlaması için uygulayabileceği teknikler öğretilir. Bilişsel terapilerin yanında biyolojik terapilerin de kullanıldığı görülmüştür.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Nolen-Hoeksema, S. (2013b). Abnormal Psychology (6th ed.). McGraw-Hill Education.

Fombonne, E. (1995). Anorexia nervosa. The British Journal of Psychiatry, 166(4), 462-471.

başlık görseli | chrıstıan dorn from pıxabay

ANOREXIA NERVOSA Read More »

Her Şeyi Yiyen Gargantua-1

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 06.02.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Kara delik öyle bir çırpıda geçilecek bir konu değil ama içinde kafa kurcalayan bir yer var ki o da kurgularda gördüklerimizin ne kadar bilim olduğu…  

Öncelikle;

“Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.”

        Evet bu kabul ettiğimiz tanımın ufacık giriş bölümüydü. İşin bir de kurgu bölümü var ki çoğumuz “kara delik” ismini ilk orda duymuşuzdur. Bu yazıda “Interstellar” filminde yer alan “Gargantua” olarak adlandırılan kara delik üzerinden kara deliğin ne olduğunu Gargantua’nın ne kadar gerçek olabileceğini anlatmaya çalışacağım. Fazla uzun olmaması için iki bölüme böldüğüm “Her Şeyi Yiyen Gargantua” yazımın bu bölümünde kara delikler hakkında bilimin ne dediğinden bahsedeceğim. Yazıyı daha basit ve anlaşılır tutmak için formüllere ve diğer ayrıntılara burada değinmeden daha basit bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Interstellar evreninde Gargantua bir geçit gibi bizi A noktasından B noktasına götürdüğünü ve etrafına zamanda büyük bir sapmaya neden olduğunu biliyoruz. 

Peki bu fikre nereden kapıldılar? İçine giren olmadı ya da içinden çıkagelen biri olmadı. Hatta Interstellar yazıldığı yıl daha önce teleskoplarla bile bize kendisini gösteren bir kara delik de olmamıştı. 

        Interstellar’ın yazarları bilimle olabildiğince yakın bir kurgu ortaya koymak istiyorlardı. Bunun için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde profesör olan kütleçekim dalgaları alanında yaptığı çalışmalarla nobel ödülü kazanan Kip Thorne’dan bilimsel danışmanlık aldılar.

Gargantua Görseli
Gargantua Görseli

        Bu noktada başa geri dönelim Kara deliklere tekrardan bakalım. Kara delikler, yıldızların içerisinde gerçekleşen füzyon tepkimesi bitip helyuma dönüşecek hidrojenleri kalmadığı yani ömürlerini tamamladıktan sonra içlerine çökmesi durumunda oluşan büyük kütleli ama küçük hacimli astrofizik cisimlerdir. Çekim kuvvetleri güçlü ve olay ufukları geniş olduğu için olay ufkundan daha yakında olan cisimleri kendilerine güçlü bir şekilde çekerler. Bunu daha kolay anlamak için 1,889,500X10^24 kg kütleye sahip olan Güneş’in çekirdeğinde üretilen kütlesi 0 kabul edilen, ışık hızıyla hareket eden fotonlar bile sadece 10,000,000 yıl sonra güneşin yüzeyine ulaşabiliyorlar. Eğer Güneş bir kara delik olsaydı, ki bunun olması için çapının 3 km olması gerekirdi, fotonlar dahi yüzeye ulaşamayacaktır. Böylece dışarıya ışık yayamayacağı için karanlık kalacaktı. Kara delikler de isimlerini bu özelliklerinden alıyorlar. 

       Kara deliklerin bir başka özelliği de yüksek kütlesiyle uzay-zamanı bükmesidir. Kara deliğe olay ufkundan daha fazla yaklaşırsanız artık ondan kaçamazsınız çünkü bunun için ışık hızından daha hızlı hareket etmeniz gerekir. Kara deliğin içerisinde düştüğünüzde dikkat etmeniz gereken diğer kara delik özelliği de tekilliktir. Tekillik, kara delik gibi yüksek kütlesel astrofizik cisimlerinin meydana getirdiği uzay-zaman kurallarının çalışmadığı alanlardır. 

Yazımın ikinci bölümünde kara delik hakkında bilimden öğrendiğimiz bu özelliklerinin Interstaller’da nasıl işlendiğini inceleyeceğiz.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

KARA DELİK | WIKIPEDIA

GUNES ENERJİSİNİN KAYNAĞI | TUBITAK

NÜKLEER FÜZYON | WIKIPEDIA

DÜNYA GÜNEŞ KARŞILAŞTIRMASI | NASA

HIGGS BOZONU | Citation: S. Eidelman et al. (Particle Data Group), Phys. Lett. B 592, 1 (2004)

HIGH ENERGY PHYSICS | CORNELL UNIVERSITY

OLAY UFKU | WIKIPEDIA

TEKILLIK | KARISTAD UNIVERSITY

BAŞLIK GÖRSELİ | EHT COLLABORATION
GARGANTUA GÖRSELİ | INTERSTALLER

Her Şeyi Yiyen Gargantua-1 Read More »

Yapay Zekaya Yönelik Göz: İnsan Retinasını Taklit Eden Optik Cihaz

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 01.02.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Yapay zekamız bir insan beyni gibi düşünebiliyorsa, neden onu normal bir bilgisayar gibi verileri besliyoruz? Bilim adamları, aldığımız duyusal girdiyi dikkate alarak bu soruyu ele alıyor ve insan gözünün işleyişinden ilham alan optik bir cihaz geliştirdiler. Oregon’daki araştırmacılar, robotik bileşenleri çok daha verimli hale getirebilecek optik sensörler hakkındaki araştırmalarını yayınladılar.

Normalde güneş pillerinde kullanılan ultra ince ışığa duyarlı perovskit malzeme katmanlarını kullanan bu cihaz, farklı ışık yoğunluklarını algıladığında sinyallerini uyarlar. Perovskitler, pozitif yükler taşıyan metal atomları ve oksijen veya halojenür anyonlarından oluşan, negatif yükler taşıyan ve ilginç bir kafes oluşturan kimyasal maddelerdir. Yapıdaki atomik düzeydeki değişiklikler perovskitlerin elektrik davranışını değiştirebildiğinden, perovskitlerin benzersiz özelliklerini oluşturan yüklü kafes yapısı. Perovskitleri mükemmel yarı iletken yapan, elektriği yalıtmaktan iletken hale getirebilen bu özelliklerdir.

Güneş pillerinden farklı olarak oluşturulan cihazlar sağlanan ışığı enerji olarak depolayıp kullanmaz, bunun yerine değişen aydınlatmaya yanıt verir. Bunu yaparken, bu yeni ‘retinomorfik’ sensörler, ışıktaki değişikliklere göre önlerindeki görüntüyü işlemek için sinyaller gönderir. Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Yardımcı Doçenti Dr. John Labram , başlangıçta arka planda yürüttüğü ve insan beyninin ve gözlerinin nasıl çalıştığını detaylandıran bir biyoloji dersinden ilham aldı. Gözlerimiz ışıktaki değişikliklere duyarlı, ancak sürekli aydınlatmaya daha az duyarlı olan foto reseptörlere sahiptir. Bundan sonra, bu foto reseptörlerin gözlerimizdeki işleme davranışını taklit etmek için potansiyel cihazları çizmeye başladı.

Bu tür değişiklikler genellikle hareketle ilişkilendirilir ve bunu yapay zeka alanı için inanılmaz derecede önemli bir gelişme haline getirir . Bir kumsala baktığımızda, gözlerimiz büyük, kıvrımlı bir dalga veya çiplerimizi çalmak için aşağıya süzülen bir martı gibi değişikliklere çekilir. Bilgiye bu şekilde öncelik vererek çevremizi yorumlamamız daha az zaman alır. Yapay zeka için bu, görsel girdi seviyesinde daha basit, daha verimli işleme anlamına geliyor, yani AI sistemleri şu anda olduğundan çok daha hızlı farklı bilgi türlerini bir araya getirebilir. “Bu sensörlerin nesnelerin hareketini takip eden bir robot tarafından kullanıldığını hayal edebilirsiniz. Görüş alanında sabit olan herhangi bir şey bir yanıt ortaya çıkarmaz, ancak hareket eden bir nesne yüksek voltaj kaydediyor olabilir. Bu, robota herhangi bir karmaşık görüntü işleme olmaksızın nesnenin nerede olduğunu hemen söylerdi ”dedi.

Şu anda, bilgisayarlar bilgileri adım adım alarak girdileri bir dizi veri noktası olarak işlerken, bu teknoloji daha entegre bir sistem oluşturmaya yardımcı olur. Yapay zeka için, araştırmacılar, bilgiyi paralel olarak işleyebilen, iletişim kuran hücreler olan bir nöron ağı içeren insan beynini inşa etmeye çalışıyorlar. Labram’ın araştırması, robotik, görüntü tanıma ve sürücüsüz arabalar için ölçeklendirilme potansiyeli ile bu yönde önemli bir adımdır.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | Science Focus

Başlık Görseli | pixel4k.com

Yapay Zekaya Yönelik Göz: İnsan Retinasını Taklit Eden Optik Cihaz Read More »

Borderline Kişilik Bozukluğu

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 31.01.2021
Yazar: Burçak Abay
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

Borderline kişilik bozukluğu duyguların kontrol edilemediği, diğer kişilerle ilişkilerde zorluklar yaşatan ve kişinin benlik kavramını etkileyen psikolojik bir rahatsızlıktır.

Bu hastalığa sahip bireylerde benlik kavramı dengesizleşir; bir an benliklerini aşırı bir şekilde önemseyip karşısındaki insanların da bunu desteklemelerini beklerken diğer zamanlarda kendileri hakkında inanılmaz bir şüpheye düşüp benliklerinde uyumsuzluk yaratabilirler. Bunun yanında, bu kişilerin insan ilişkilerinde de bir uyuşmazlık görülür. Karşılarındaki insanı yüceltmekten onları yermeye ve hor görmeye kadar uzanan bir değişim gözlemlenir.

Borderline kişilik bozukluğuna sahip hastalarda aynı zamanda terk edilme korkusu da mevcuttur. Kişi yakın çevresini veya terapistinin bile onu bırakacağından endişe eder. Karşısındaki insanın davranışları bu yönde olmasa bile kişi bu hareketlerden terk edileceği çıkarımını yapar. Bu kişiler terapiste gitmelerinin sebebini de çoğu zaman içlerindeki boşluğu doldurmak için olarak açıklar. Terapistin bu boşluğu dolduracağını düşünürler.

Kişilerin duygu durumlarına bakıldığında da dengesizlikler görülebilir. Kişi sebepsiz bir şekilde öfke, depression ve anksiyete nöbetleri geçirebilir. Aynı zamanda kendilerine zarar verebilirler ve bu kişide vücuduna kesikler atmaktan intihar girişimine kadar gidebilir. Bu dengesizliklerle birlikte çoğu borderline kişilik bozukluğu hastaları aynı zamanda depresyon ve anksiyete bozukluğu teşhisi alabilirler.

Hastalığın sebeplerine bakıldığında genetik faktörlerin ve çocuklukta yaşanan problemlerin önemli etkileri olduğu görülebilir. Çevresel etkilere çocukluk döneminde maruz kalınan şiddet örnek verilebilir.

Hastalığın tedavisinde diyalektik davranış terapisi uygulanabilir. Bu tedavide hastanın kendisi hakkında pozitif bir görüşe sahip olması aynı zamanda karşılaştığı problemleri çözme yollarını anlatmak amaçlanır. Bunun yanına birçok bilişsel terapinin etkili olduğu görülmüştür.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Lieb, K., Zanarini, M. C., Schmahl, C., Linehan, M. M., & Bohus, M. (2004). Borderline personality disorder. The Lancet, 364(9432), 453-461.

Nolen-Hoeksema, S. (2013b). Abnormal Psychology (6th ed.). McGraw-Hill Education.

BAŞLIK GÖRSELİ | from pıkısuperstar Desıgned by freepıc

Borderline Kişilik Bozukluğu Read More »

Çevrimiçi Laboratuvarlar | Uzaktan Eğitimde Teorik Derse Dönüşen Laboratuvarlarda Ne Oluyor? 

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 30.01.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 3 dakika

İnsanlık var olduğundan beri içinde bulunduğu evrenin yapısını ve işleyişini merak etmiştir. Bu merakına cevap bulabilmek için birtakım yöntemler geliştirmişlerdir. Bu yöntemlerin sistematik, düzenli ve çeşitli deneyler ile test edilebilen bilgi yoluna da bilim demişlerdir.

Bilim çok geniş konuları ele alsa da bunlardan bazıları, okullarda teorik ders olarak karşımıza çıkan evrendeki her maddenin işleyişini inceleyen fizik, maddelerin yapısını inceleyen kimya ve canlılığı konu alan biyoloji gibi fen bilgisi alanlarıdır. Bu alanlardaki konular okullarda pandemiden dolayı uzakten eğitim sisteminde teorik olarak işlenmek zorunda kaldığı için bu konular teoride sayısal verilerden oluştuğu için sadece matematik ile anlaşılması zordur.

Laboratuvarlarda ise teorik bilgilerin somutlaştırılması, daha iyi kavranması için modellemeler oluşturuluyor ve deney yaparak verilerin test edilebileceği ortamları bize sunuyor. Böylece laboratuvarlar, hesaplanan teorik verilerin doğruluğunu test etmeyi, gözlem yapmayı, bilimsel düşünmeyi, deney sonuçlarını değerlendirme ve yorumlama ile bu teorilerin kavranmasını kolaylaştırır. Ayrıca laboratuvarlarda ki çalışmalar ile yeni keşifler yaparak yeni teknolojiler üretilir.

Peki bir laboratuvarda nasıl çalışılır?

Farklı konular için farklı gereksinimler gerektiği için farklı laboratuvarlar oluşturulmuştur. Her laboratuvar aynı olmasa da ortak kuralları vardır. Bu kurallar öncelikle güvenlik kurallarıdır. Güvenlik önlemleri alınmadan laboratuvarda deneye başlanmamalıdır. Deneyde bir düzenek üzerinde çalışılacaksa önce düzenek kurulmalı ve test edilmelidir. Kullanılacak malzemeler, gerekli güvenlik önlemleri alınarak önceden hazır edilmelidir. Deney sonunda kullanılan malzemeler, gerekli güvenlik önlemleri ile temizlenmelidir. Deney boyunca, deney düzeneğini bırakmadan gözlenen her değişim not alınmalıdır ve deney sonrasında bu notlar ile deney raporu hazırlanması deney hakkında bize teorik bilgi vermesi için önemlidir.

Bu raporlar sayesinde deneyleri yapmadan, deneyde neler olacağını biliriz ve teorik bilgiye tekrardan deney yapmaya gerek olmadan ulaşabiliriz. Laboratuvarlar, pandemi sürecinde uzaktan işlenen derslerde gördüğümüz konulardaki hesaplamaların yapıldığı çalışma alanlarıdır. Gördüğümüz teorik hesaplamalar gerçek hayatta test edebileceğimiz yerler yine bu laboratuvarlardır.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Bilim Nedir?

Teoriler Kanıtlanmamış Fikirler Midir ?

Çevrimiçi Laboratuvarlar | Uzaktan Eğitimde Teorik Derse Dönüşen Laboratuvarlarda Ne Oluyor?  Read More »

Mükemmel İnsan Bedeni Tasarlamak

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 21.01.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Editör: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 10 dakika

        İnsan anatomisi neredeyse çoğu işi yapabilmemize olanak sağlıyor, peki mükemmel mi? Evrimleşen vücudumuz zaman geçtikçe bizi atalarımızdan farklı bir tür haline getirdi ve ortak atamızdan evrimleşen diğer akrabalarımızın yapabildiği bazı özellikleri yitirdik ya da hiç kazanamadık.

        Yaşlandıkça yüksek frekansı işitemeyiz, yemek yerken soluk borumuza yiyeceğimiz kaçarsa ölebiliriz, kalp atardamarlarımız az sayıda ve dar olduğundan biri tıkanırsa ölme riskimiz çok yüksek gibi örnekler verilebilir. Anatomi uzmanı Alice Roberts bu tür sorunları araştırıp hayatımızı kolaylaştıracak bazı özellikleri diğer hayvanlardan kopyalayarak mükemmel insan bedeninin neye benzeyebileceğini ortaya koydu.

İnsan vücudunda bulup değiştirdiği bazı kusurlar:

        Göz Retinası: Işık göz bebeğinden(iris) göze girer ve retinaya çarpar. Retinada bulunan ışık reseptörleri ışığı algılar ve optik sinire nakleder. Optik sinirler retinada son bulduğu için algıladığımız görüntüde bir kör nokta oluşur. Bu alanda fotoreseptör bulunmadığından bu alanda görüntü algılaması yapılamamaktadır. Beyin göremediği bu kör noktayı, gördüğümüz bir cismin etrafındaki bölgeye bakarak, sanal bir görüntü ile tamamlar. Ahtapotların gözleri kör nokta oluşturmadığı için daha gerçekçi görüntü görürler. Alice Roberts bu kusuru çözmek için ahtapotlardaki gözü kullandı.

        Kulaklar: İç kulaktaki minik tüyler yani işitme kılları yenilenmediğinden dolayı yaşlandıkça yüksek frekanslı sesleri işitme yetisini kaybederiz. Bunun üstesinden gelmek için ya saç hücreleri gibi yenilemek ya da kulağa gelen sesi arttırmak gerekiyor. Alice Roberts bu kusuru çözmek için Çok geniş bir frekans aralığını duyabildiği, hareket ve dönme kabiliyeti bulunan büyük bir çift kedi kulağı kullanmayı tercih ediyor. 

        Soluk borusu: Soluk borusu ve yemek borusu yutakta birleşiyor. Bu da yediğimiz şeyin nefes alırken soluk borusuna kaçabiliyor ve boğulma tehlikesine sebep oluyor. Bunu önlemek için soluk borusu ve yemek borusunu ayırıyor. 

        Solunum: Akciğerlerimizdeki hava akışı çift yönlüdür. Havanın girdiği ve çıktığı yer aynıdır. Kuşlarda ise hava karın ve göğüs bölgesindeki hava keselerine doğru nefes alır ve başka bir yoldan geri verirler. Bu sayede karbondioksiti atmak daha kolay hale gelir ve oksijen emilimi artar. Araştırmacı Alice Roberts kuşlarda olan bu özelliği tasarladığı insana aktarmayı tercih etti.

        Kalp: Kalp krizinin en büyük sebeplerinden biri damar tıkanıklığı. Her insanın kalp kasına oksijenli kan taşıyan bir çift koroner atardamara(arter) sahiptir. Bu iki damar arasındaki bağlantı yok denecek kadar küçük. Bir koroner atardamar tıkanırsa, kalp kaslarının bir bölgesi ölümcül bir şekilde hasar alır. Köpeklerde kalp anatomisi daha farklıdır. Köpeklerde arterler arasında bolca bağlantıya sahiptir, böylece kalbe giden damarların birinde bir tıkanıklık olursa diğer damar devreye girebilir. Alice Roberts bu kusuru çözmek için köpeklerdeki damar ağına benzer bir yapı kullandı.

        Omurga: Uzun, esnek bel omurlarımız birçok yönden harikadır ancak dezavantajları da vardır. Bel omurları büyük bir yük taşırlar ve yaşlandıkça, omurlar arasındaki diskleri merkezde tutan bağlar kurur. Disk dışarı çıkabilir ve fıtığa dönüşmüş disk sinirlere baskı yaparak sırt ağrısına sebep olur. Şempanzelerde omurga daha düz ve daha kısa. Ayrıca onlarda leğen kemiği daha kavrayıcı olduğu için omurga daha sabit kalıyor. Araştırmacı “Burada belimi feda ediyorum ancak biyomekanik avantajların buna değer olduğunu düşünüyorum” diyerek yaptığı yeni insan modelinde şempanze omurunu kullandı.

        Doğum: Büyük başlı bebekler yani biz bazı kadınlar için doğumu zorlaştırabilir.Ya keseli hayvanlardan, yavruları erken doğuran ve sonra anneden bağımsız olmaya hazır olana kadar onları bir kese içinde tutan hayvanlardan, evrimleşseydik? Kangurularda yaklaşık fasulye büyüklüğünde bir bebek doğuyor -7 haftalık bir insan embriyosu büyüklüğünde- ve kokuyu takip ederek kesenin içine giriyor. Kesenin içerisinde ise memeye asılıp aylarca buradan besleniyor. Bu özellik insanda olsaydı insanın memeleri kesenin içinde olması gerekir ve bu da çok farklı görünecektir. 

Tasarlanan heykel ve Alice Roberts

        Bacaklar: “Primat bacaklarımızla yürüyebilir, koşabilir ve tırmanabiliriz. İnsan dizi karmaşıktır ve çeşitli şekillerde başarısızlığa eğilimlidir. Bacaklarda oldukça fazla kas kütlesi vardır ve bu da onlar hareket ettirmeyi zorlaştırır” diyen Alice Roberts, yine iki ayaklı ancak koşmada çok iyi olan ve kasları vücudun merkezine daha yakın deve kuşlarından örnek almış. Devekuşlarında ayrıca büyük tendonlar sayesinde de şok emilimi sağlayan bir yapı da vardır. Bu özellikle de insan tırmanma yetisini kaybediyor. 

        Cilt: Soluk cilt güneş yanığına eğilimlidir. Bu da kanser riskini arttırır. “Koyu bir ten tercih edebilirim fakat soluk bir ten de düşük ışıkta daha verimli D vitamini üretimine izin verebilir. İstenildiğinde soluk ve koyu arasında anında renk değiştiren cildi bazı kafadanbacaklılar yapabiliyor. Onlardan bu numarayı ödünç alıyorum” diyerek ekliyor.

        Bu çalışma sonucunda ekleyebiliriz ki; canlıların, ortak atalardan da gelse, üreme, beslenme, korunma gibi ihtiyaçlarının farklı çevre koşullardında üzerlerinde farklı özellikleri geliştiriyor. Bu özellikler canlıları çevre koşullarına daha uyumlu hale getirdiğini ve nesiller boyunca gelişip yavru bireylere aktarılarak, farklı canlı türlerini meydana getirdiğini görüyoruz. Avantaj yaratan bu özellikler aynı türün başka özelliklerini geliştirmemiş gibi gözükse de bu, canlı türde bir özelliğin, diğer özelliklerden daha fazla ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Bu çalışma sonucunda oluşturulan “avatar” gibi bir insan modeli daha gelişmiş gibi gözükse de çalışmanın sonucunda araştırmacı insan vücudu üzerinde birçok değişiklik yaparken insandaki başka özelliklerden vazgeçmek zorunda kaldı. Evrimsel sürecin bizi bir sonraki hangi türe evrilteceğini bilmesek de bu değişim bütün canlı türleri için kaçınılmazdır.

        Siz yeni bir insan vücudu tasarlasaydınız vücudunda neyi değiştirirdiniz?

Alice 2.0 Heykeli

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ARAŞTIRMA | ALICE ROBERTSalıce roberts ve heykel GÖRSELLERi | ALICE ROBERTS

APE | AMERICAN ASSOCIATION FOR ANATOMY

KEDİ | Understanding Cats By Shana T.Jenkins, hgtv.com

Ahtapot | Kingston, A.C.N., Kuzirian, A.M., Hanlon, R.T., and Cronin, T.W. (2015). Visual phototransduction components in cephalopod chromatophores suggest dermal photoreception. Journal of Experimental Biology. 218: 1596-1602.Ahtapot | Ramirez, M.D. and Oakley, T.H. (2015). Eye-independent, lightactivated chromatophore expansion (LACE) and expression of phototransduction genes in the skin of Octopus bimaculoides. Journal of Experimental Biology. 218: 1513-1520.

Evrim | On the Origin of Species – Charles Darwin

 

Mükemmel İnsan Bedeni Tasarlamak Read More »

Evrende Ne Kadar Madde Var ?

[California Üniversitesinin yaptığı araştırmadan çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 18.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

Bilim insanları şimdi yeni ve daha kesin bir yöntem kullanarak evrendeki toplam madde miktarını tahmin ettiler. Ekip, yüzlerce galaksi kümesinin kütlesini hesaplayarak, maddenin evrenin içeriğinin üçte birinden daha azını oluşturduğunu buldu.

        Çevremizde gördüğümüz ve günlük hayatımızda etkileşimde bulunduğumuz her şey aslında evrendekinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturur. Madde ile enerji arasında kabaca 32/68 oranında bir ayrım olduğu uzun zamandır anlaşılmıştı ve bu azınlık madde içinde bile çoğu karanlıktır. Normal (veya baryonik) madde, her şeyin yalnızca yaklaşık yüzde beşini oluşturur.

        Kaliforniya Üniversitesi liderliğindeki bir ekip tarafından yapılan yeni hesaplama her zamankinden daha ince ayar yapıyor. Araştırmaya göre madde, evrenin toplam içeriğinin yaklaşık yüzde 31,5’ini oluşturuyor. Geriye kalan yüzde 68,5, evrenin genişlemesinin hızlanmasına neden olan gizemli bir güç olan karanlık enerjidir.

        Araştırmanın ilk yazarı Mohamed Abdullah “Bu miktardaki maddeyi bir bağlama oturtmak gerekirse, evrendeki tüm madde uzaya eşit bir şekilde yayılmış olsaydı, bu, metreküp başına yalnızca altı hidrojen atomuna eşit bir kütle yoğunluğuna karşılık gelirdi.” diyor.

        Sonuçlarına ulaşmak için araştırmacılar, galaksilerin yörüngelerini ölçerek bir galaksi kümesinin kütlesini hesaplamalarını sağlayan GalWeight adlı yeni bir araç geliştirdiler. Bunu Sloan Digital Sky Survey’deki 756 kümeye uygulayan ekip, sonuçları galaksi kümelerinin nasıl oluştuğuna dair simülasyonlarla karşılaştırabilir. Bu simülasyonlar farklı miktarlarda maddeyle başlar, bu nedenle hangi simülasyon koşullarının gözlemlere en çok benzediğini görerek, evrenin içerdiği en olası madde miktarını belirleyebilirler.

        Çalışmanın ortak yazarı Gillian Wilson, “Gökada kümesi tekniği kullanılarak şimdiye kadar yapılmış en hassas ölçümlerden birini yapmayı başardık” diyor. “Ayrıca bu, kozmik mikrodalga arka plan anizotropileri, baryon akustik salınımları, Tip Ia süpernovaları veya yerçekimsel mercekleme gibi kümesiz teknikler kullanan ekipler tarafından elde edilenlerle uyumlu bir değer elde eden galaksi yörünge tekniğinin ilk kullanımıdır.”

        Bu bilgi çoğu insan için önemli olmasa da ,evrenin evrimini anlamak, sonunda karanlık madde ve karanlık enerjinin gizemlerini açığa çıkarmamıza yardımcı olabilir.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

başlık görseli | nasa & esa

ARAŞTIRMA | CALIFORNIA ÜNİVERSİTESİ

Evrende Ne Kadar Madde Var ? Read More »

Stres Altında Olabilirsiniz

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 17.01.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Bu çok normal!

        En temel düzeyde, stres vücudumuzun bir durumdan veya yaşam olayından kaynaklanan baskılara verdiği tepki, düşünce yoğunluğudur. Strese katkıda bulunan şeyler kişiden kişiye büyük ölçüde değişebilir ve sosyal ve ekonomik koşullarımıza, içinde yaşadığımız çevreye ve genetik yapımıza göre farklılık gösterir.

Kendimizi stresli hissetmemize neden olabilecek şeylerin bazı ortak özellikleri arasında yeni veya beklenmedik bir şey deneyimlemek, kendinizi tehdit eden bir şey veya bir durum üzerinde çok az kontrolünüz olduğunu hissetmek yer alır.

        Her insanın hayatına stres faktörü etki eder. Stressiz bir hayat yaşamak neredeyse imkansızdır. Stresi her zaman olumsuz yönde etkileyen bir faktör olarak algılamak yanlıştır. Stres aynı zamanda beynin kendisini ve vücudu korumak için verdiği tepkidir. Başta söylediğimiz gibi bu çok normal!

        Strese girmemize sebep olan birçok etken vardır. Fiziksel olarak yorgun olduğunuz bir dönemde günlük rutininiz size zor gelebilir ve strese yol açar. Sosyal medyada çok fazla vakit geçirmek, içeriklerde insanların sürekli mutlu olduklarını görmek size huzursuz edebilir ve strese yol açar. Beklenmedik bir şekilde aniden karar verme zorunluluğu strese yol açtığı gibi sonrasında da stres durumu devam eder. Alışkanlıklarınızdan vazgeçmeye ya da değiştirmeye çalıştığınızda strese girersiniz. Olağanüstü durumlarda – deprem, sel gibi – ve travma niteliğindeki olaylarda strese girebilirsiniz. Stres altında vücudumuzda biyokimyasal değişimler olur. Bunun sonucu olarak nabız artışı, aşırı terleme, seste titreme en fazla dışarıdan fark edilebilecek belirtilerdir. Stres kişide; odaklanma zorluğu, tedirginlik, uyuşukluk, duyguların yoğunlaşması ve daralma, bulunduğu alanda küçülme isteği yaşamasına neden olur. Bu duygular kişinin  ruh sağlığını kötü etkilediği ve sonrasında psikolojik bir hastalığa dönüşmemesi için kişinin bu etkilerden kurutulması gerekir.

        Stresin etkilerinden kurtulmak için her insan farklı şekilde davranabilir, kendine has çözümler üretebilir. Yürüyüşe çıkmak, temiz hava almak veya soğuk suyla duş almak stresten kurtulmak için yapılan bazı eylemlerdir. Bu eylemler stresi ve etkilerini baskılayabilir fakat sürekli stres altında kalınmaması için problemi, sorunu çözmeye çalışmak, problem çözme becerilerinde kendini geliştirmek stresin etkilerinin hızlı geçmesine olanak sağlar. Bununla beraber detaylı planlama ve önceliklerini belirlemek stresin ortaya çıkma sıklığını azaltır. Doğru ve etkili iletişim stresi dengeli seviyede tutmakta oldukça yardımcı olur. Bahsettiğimiz çözüm yöntemleri birer tavsiye niteliğindedir. Eğer kendinizi yoğun stres altında hissetmeye devam ediyorsanız bu konuda profesyonel destek almanız gerekir.

        Bütün unsurlar ve kuramlar sonucunda stres korkulacak ya da kişinin hayatını sürekli kötü etkileyecek bir şey değildir. Yapılması gereken stresi yönetmektir.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Köroğlu E. (2009). Stres Yönetimi ve Gevşeme.E. Köroğlu. Kendinize Yatırım Yapın. Ankara: Hekimler Yayın Birliği.

Uçar F. (2004). Streste Zihnin Rolü ve Strese Bağlı Zihinsel/Ruhsal Hastalıklar.

Türk Psikoloji Bülteni. Sayı 34-35. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

Onbaşıoğlu M. (2004). Stresle Baş Etmede Zihinsel Yöntemler. Türk Psikoloji Bülteni. Sayı 34-35. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

Gökçe F. S. (2004). Stres Yönetimi; Bedene Yönelik Teknikler. Türk Psikoloji Bülteni. Sayı 34-35. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

Black D. (1994) Tıp, İlaçlar ve Zihin. (Ed) M. H. Şahin Stresle Başa Çıkma.

BAŞLIK GÖRSELİ |  People vector created by pch.vector – www.freepik.com

 

Stres Altında Olabilirsiniz Read More »

Uzay Neden Önemlidir?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 16.01.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        İnsanlık olarak gece yıldızları gördüğümüzden beri evrendeki yerimizi ve varlığımızı sorguluyoruz.. Bunun cevabını bulmak kolay değil. Uzaydaki yerimizi bulmak istiyorsak ilk önce içerisinde bulunduğumuz uzayı, evreni keşfetmeliyiz. 

Kitaplardaki tanımı; Evreni kaplayan; Dünya’nın atmosferi dışında ve diğer gök cisimleri arasında yer alan, gök cisimleri hariç boşluğa verilen isim olan Uzay’a, Dünyamızdaki deniz seviyesinden yaklaşık 80-100 km yukarıya çıktığımızda ulaşmış sayılıyoruz.

        Uzay bizim için bu tanımdan daha fazlası. Gezegenimiz Dünya’da var olan her şey öncesinde uzaydaki yıldızların içerisindeki elementlerdi. Bu elementler “Büyük Patlama” sonrasında önce yıldızları oluşturdu ve zamanla yıldızların içerisinden koparak diğer elementler ile bir araya gelerek kendilerinden daha büyük kütleli cisimleri oluşturdular. Bu oluşum süreci biz insanları da kapsıyor. Çünkü Dünya içerisinde var olan biz insanların yapı taşları da uzaydaki yıldızlardan geliyor. Yani gökbilimci Carl Sagan’ın deyişiyle, hepimiz yıldız tozuyuz. Kendimizi “İnsan” diye adlandırıp diğer hayvanlardan soyutlasak bile hepimizin yapı taşları aynı hatta cansız olan nesnelerle bile aynı elementlere sahibiz. Sözgelimi vücudumuzdak elementlere bakacak olaraksak; %65 oksijen, %18 karbon, %9.5 hidrojen ve %3.2 nitrojen ve %4.3 oranında diğer elementlerden oluştuğumuzu görürüz.  Bu elementlerin ilk sentezlendiği yerlerin yıldızlar olduğunu biliyoruz.

 

İnsan Vücudu Elemanları Bileşimi

 

        Bu yüzden şuan evrendeki yerimizi bilmek için, zamanı geriye sarıp evrendeki ilk yerimize gitmeliyiz, yani yıldızlara bakmalıyız. Böylelikle neden, nasıl var olduğumuzu, Dünya’da yaşamın nasıl başaldığını, Dünya dışında başka nerede yaşamın olup olmadığını, Dünya dışında nerede yaşamaya devam edebiliriz gibi soruların cevaplarını bulmuş oluruz. Bunun için de yönümüzü uzaya çevirip araştırma yapmalı, araştırmalarımızı yapabilmek ve daha kesin sonuçlar elde edebilmek için uzay teknolojilerimizi geliştirmeliyiz. 

        Uzay teknolojilerimizi sadece uzaydaki yerimizi öğrenmek için değil bulunduğumuz konumda rahat ve sürdürülebilir bir yaşam için de geliştirmemiz gerekiyor. Önceleri dünyamızın hareketlerini anlamak için uzaya baktık gözlem yaptık ve bu bilgileri hayatta kalmak için kullandık. Sözgelimi binlerce yıl önce hayatta kalmak için yaşadığımız güvenli alandan uzaklaşıp av ararken güneşin kounumuna göre havanın ne zaman kararacağını bildiğimizden gece olup avcılarımız çıkmadan evimize dönebildik ve benzer birçok olayda uzaya bakmak  hayatımızı kurtarmıştır, medeniyetimizin gelişmesinde kilit rol oynamıştır. Gökbilimci Carl Sagan başka bir sözünde bu tür olayları “Modern insanlar astoronomların soyundan geliyor.” diyerek özetlemiştir. 

        Ayrıca kullandığımız uzaktan kumandalar gibi uzayla hiç alakası olmadığını düşündüğümüz birçok teknoloji de uzay çalışmaları ile gelişmiştir ve bu teknolojiler hayatımızda bize daha rahat bir yaşam sunmuştur. Fabrikalarımızı uzaya taşımayı dünyadaki kaynaklarımız biteceği için uzaydaki kaynakları kullanmayı hedefliyoruz. Çünkü dünyamıza iyi davranmıyoruz. Bunun sonucunda Dünya dışında çözümler arıyoruz. Yine bu çözümler için uzayı çok iyi anlamalı, gelişmiş teknolojiler icat etmeliyiz.

        Kısaca uzay, geçmişimizi öğrenmemiz, geleceğimizi daha rahat tasarlamamız için çok önemlidir. Umuyorum uzayı keşfettikçe öğrendiğimiz bilgiler ve geliştirdiğimiz teknolojiler medeniyetimizi olumlu yönde etkiler.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Uzayın başlangıcı | NWS

Uzaktan kumanda | wikipeida.org

insan vücudu elemanları bileşimi | Anne Marie Helmenstine, Ph.D.

insan vücudu elemanları bileşimi görseli: Youst | Getty Images

Başlık Görseli | Hubble Space Telescope | NASA

 

Uzay Neden Önemlidir? Read More »

Dünya’da Yaşamın Var Olma İhtimali

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 13.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

100.000 rastgele dünyanın simülasyonunu içeren yeni araştırma, şansın, karmaşık yaşamın evrimi için ihtiyaç duyulan üç ila dört milyar yıl boyunca yaşanabilir bir çevreyi sürdürmesine izin vermede önemli bir rol oynadığını gösteriyor.

Dünya her zaman yaşamak için en keyifli yer olmamıştır. Tarihi, buz çağları, hoş olmayan volkanizma dönemleri ve hatta tuhaf dehşet verici asteroit çarpması ile dolu.

Kitlesel yok oluşlar ve iklim değişimleri, Dünya’daki yaşamı birçok kez yok olma eşiğine getirdi. Bununla birlikte, gezegenimizin son üç ila dört milyar yıldır sürekli yaşanabilir kalmayı başardığı olağanüstü gerçek var. Tek hücreli yaşam formlarının insana dönüşmesine yetecek kadar uzun.

Yeni bir çalışmada, Southampton Üniversitesi’nde Dünya sistem bilimi uzmanı olan Profesör Toby Tyrrell, gezegenimizin nasıl yaşanabilir kalmayı başardığına ve bunun devam eden başarısında şansın ne ölçüde rol oynamış olabileceğine ışık tutmaya başladı.

Bu amaçla Profesör Tyrrell, 100.000 rastgele farklı dünyayı modellemek için Southampton Üniversitesinde bulunan Iridis süper hesaplama tesisini kullandı. Daha sonra evrimsel yollarının ve dolayısıyla sıcaklıklarının üç milyar yıl boyunca iklimi değiştiren olaylardan nasıl etkilendiğini simüle etti.

Her dijital gezegenin evrimi 100 kez simüle edildi ve her çalışma için dünyalara farklı rastgele olaylar uygulandı.

100.000 gezegenden yalnızca birinin simülasyonlarının 100’ü için yaşanabilirliği koruyabildiği keşfedildi. Üç milyar yıl boyunca yaşamı sürdürmeye uygun bir sıcaklığı koruyabilen geri kalan dünyalar, bunu ancak simüle edilmiş geçmişlerinin bazılarında yapabildiler ve bu nedenle, kesinlikten ziyade yaşanabilir olma olasılıkları vardı.

Yaşanabilir bir gezegene sahip olduğumuz için ne kadar şanslıyız?

Dijital gezegenlerin yüzde dokuzu veya 8.710’u, en az 100 simüle edilmiş çalışmasında üç milyar yıl boyunca yaşanabilir bulundu. Bunlardan yaklaşık 8.000 dünyanın başarı oranı 100’de 50’den azdı ve gezegenlerin 4.500’ü, 100 simülasyonunun 10 katından daha az yaşanabilir durumdaydı.

Yazara göre sonuçlar, Dünya’nın yaşanabilirliğinin basit bir kaçınılmazlık olmadığını, daha ziyade gezegenimizin veya şu anda üzerinde yaşayan her türün, dünyamızdaki yaşamın katlanmak zorunda kaldığı çevresel felaketler açısından istatistiksel olarak şanslı olduğunu gösteriyor.

Profesör Tyrrell, “Dünyanın bu kadar uzun süre, en azından kısmen şansa bağlı olarak yaşam için uygun kaldığını artık anlayabiliyoruz” diyor. “Örneğin, biraz daha büyük bir asteroit Dünya’ya çarpsaydı veya bunu farklı bir zamanda yapsaydı, o zaman Dünya yaşanabilirliğini tamamen kaybetmiş olabilirdi. Başka bir deyişle, erken Dünya’da gelişmiş yaşam olarak akıllı bir gözlemci olsaydı ve gezegenin önümüzdeki birkaç milyar yıl boyunca yaşanabilir kalma şansını hesaplayabilseydi, bu hesaplama pekala çok zayıf olasılıkları ortaya çıkarmış olabilirdi.”

Makale, Nature dergisi Communications Earth & Environment’da yayınlandı ve Profesör Tyrrell araştırmasını aşağıdaki videoda tartışıyor.

 

Araştırma Videosu

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

BAŞLIK GÖRSEL | NASA SPITZER UZAY TELESKOBU

araştırma videosu | youtube

 

Dünya’da Yaşamın Var Olma İhtimali Read More »

Mars’ta Bitki Yetişir Mi?

[Science Daily yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 12.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Jeologlar, Mars’ta bitki yetiştirmeye yardımcı olmak için toprak koşullarını simüle ediyor. İnsanlığın bir sonraki dev adımı Mars’ta olabilir. Ancak bu görevler başlamadan önce, bilim insanlarının kızıl gezegende ekin yetiştirmeyi öğrenmek de dahil olmak üzere çok sayıda çığır açan ilerleme kaydetmeleri gerekiyor.


        Pratik olarak konuşursak, astronotlar uzayda sonsuz bir üst toprak kaynağını taşıyamazlar. Dolayısıyla, Georgia Üniversitesi jeologları, halihazırda gezegenin yüzeyinde bulunan malzemeleri en iyi şekilde nasıl kullanacaklarını araştırıyorlar.


        Bunu yapmak için, Mars’ta bulunan malzemeleri taklit eden yapay toprak karışımları geliştirdiler. Icarus dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada, araştırmacılar Mars toprağının ne kadar verimli olabileceğini belirlemek için yapay toprakları değerlendirdiler.

        UGA jeoloji doktora adayı ve çalışmanın baş yazarı Laura Fackrell, “Mars’ın yüzeyinde kolayca elde edebileceğiniz malzemelerin belirli özelliklerini simüle etmek istiyoruz” dedi. 

        Bu Mars karışımlarının mineral yapısını veya tuz içeriğini simüle etmek, bize toprağın potansiyel verimliliği hakkında çok şey söyleyebilir. Besinler, tuzluluk, pH gibi şeyler, bir toprağı verimli kılan şeyin bir parçasıdır ve Mars topraklarının bu spektrumda nerede olduğunu anlamak, yaşayabilir olup olmadıklarını ve değilse, onları yaşayabilir hale getirmek için kullanılabilecek uygun çözümler olup olmadığını bilmenin anahtarıdır.

        Son on yılda, Mars’taki yüzey araştırmaları, gezegenin yüzeyinin kimyasının anlaşılmasını genişletti. Ekip, NASA’nın yüzey örneklerinden alınan verileri kullanarak, benzerleri geliştirmek için regolit veya yüzeye yakın gevşek malzeme üzerinde çalıştı.


        İnce atmosferi, aşırı soğuk ve düşük oksijene rağmen, Mars’ın yüzeyinin nitrojen, fosfor ve potasyum dahil olmak üzere bitki temel besin maddelerinin çoğunu içerdiği bilinmektedir.

        Besinlerin varlığı büyük engellerden birini başarır, ancak yine de daha fazla zorluk vardır. Fackrell, “Sorunlardan biri, varlıklarının bitkiler için erişilebilir oldukları anlamına gelmemesidir” dedi. “Eğer toprağa bir bitki koyarsanız, sadece demir veya magnezyum orada olduğu için bitkinin onu topraktan çekebileceği anlamına gelmez.” Ayrıca, besinler yeterli miktarda bulunabilir veya bulunmayabilir veya konsantrasyonları bitkiler için toksik olacak kadar yüksek olabilir.


        Simüle edilmiş Mars topraklarını kullanan Fackrell ve diğer araştırmacılar, yapay simülanların dokularının kabuklu ve kurumuş olduğunu keşfettiler; bu, Mars topraklarının bazı beklenmedik koşullarını yansıtarak bunların kullanımını daha zor hale getirebilir.


        Bu zorluklar, görevi imkansız yapmasa da çok zor bir hale gelitirir. Ekip, tarım bilimine bakarak, dünyada kullanılan, toprağın durulanmasından bakteri veya diğer mantarlar gibi aşılayıcıların toprağa eklenmesine kadar uzanan önerileri, bitkilerin büyümesine yardımcı olmak için Mars’a uyarlıyorlar.

        Rusya’nın Uzak Doğusundaki Kamçatka Yarımadası’nda kaplıcalarda yaşayan mikropların karşılaştığı ekstrem ortamlar üzerine yüksek lisans tezi araştırması yaparken Schroeder ile jeomikrobiyoloji alanındaki çalışmalarına başlayan Fackrell “Belirli bakteri ve mantar türlerinin bitkiler için faydalı olduğu biliniyor ve bunları Mars’ta gördüğümüz gibi stres koşulları altında destekleyebilir.” dedi.

        Bilim adamları ayrıca, Dünya için tarımsal araştırmalardaki potansiyel yenilikler için yaptıkları araştırmanın sonuçlarını da görüyorlar. Fackrell, “Mars’ta çiftçilik hakkında öğrendiğimiz her şey, Dünya üzerindeki zorlu ortamlarda çiftçiliğe yardımcı olabilir ve bu da sürdürülebilir bir gelecek inşa etmemize yardımcı olabilir,” dedi. Nihai çözüm ne olursa olsun, Mars’a insanlı bir görev olasılığı, yiyecek yetiştirme yeteneğine bağlıdır.

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE DAILYBAŞLIK GÖRSELİ | NASA

Mars’ta Bitki Yetişir Mi? Read More »

Mars’ta Metan Yapmak

[Kaliforniya Üniversitesinin araştırmasından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 11.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Geleceğin astronotları, Mars’ta roket yakıtı yapmak için metan kullanabilir. Mars’a insanlı yolculuk ile ilgili bir çok zorluk arasından biri de şudur: Uzay aracının Dünya’ya geri dönmesi için yeterli yakıtı nasıl elde edebiliriz? Fizik ve astronomi alanında yardımcı doçent olan Houlin Xin bu konuda bir çözüm bulmuş olabilir.

        O ve ekibi, teorik olarak Mars yüzeyinde metan bazlı roket yakıtı oluşturmanın daha verimli bir yolunu keşfettiler, bu da dönüş yolculuğunu daha da uygulanabilir hale getirebilir.

        Yeni keşif, mevcut iki aşamalı süreci daha kompakt ve taşınabilir bir cihaz kullanarak tek aşamalı bir reaksiyonda sentezleyecek tek atomlu bir çinko katalizörü biçiminde geliyor. Xin, “Çinko temelde harika bir katalizör” diyor. “Zamanı, seçiciliği ve taşınabilirliği var. Uzay yolculuğu için büyük bir artı.” 

        Metan bazlı yakıt oluşturma süreci, daha önce Elon Musk ve Space X tarafından teorize edilmişti. Elektrik üretmek için bir güneş altyapısı kullandı ve bunun sonucunda, Mars’ta bulunan buzdan gelen suyla karıştırıldığında metan üreten karbondioksitin elektrolizine yol açtı.

        Sabatier süreci olarak bilinen bu süreç, Uluslararası Uzay İstasyonunda sudan solunabilir oksijen üretmek için kullanılıyor. Sabatier sürecinin temel sorunlarından biri, büyük fakültelerin verimli bir şekilde çalışmasını gerektiren iki aşamalı bir prosedür olmasıdır.

        Xin ve ekibi tarafından geliştirilen yöntem, sentetik bir enzim olarak hareket etmek, karbondioksiti katalize etmek ve süreci başlatmak için anatomik olarak dağılmış çinkoyu kullanacak. Bu, çok daha az alan gerektirecek ve Mars yüzeyinde bulunanlara benzer koşullar altında malzemeler kullanarak verimli bir şekilde metan üretebilecek.

        Xin, “Geliştirdiğimiz süreç sudan hidrojene geçiş sürecini atlıyor ve bunun yerine CO2’yi yüksek seçicilikle verimli bir şekilde metana dönüştürüyor” diyor.

        Şu anda Lockheed ve Boeing tarafından oluşturulan roketler için yakıt olarak sıvı hidrojen kullanıyor. Ucuz ve etkili olmasına rağmen, bu yakıt kaynağının dezavantajları vardır. Sıvı hidrojen, roketin motorunda karbon kalıntısı bırakır ve her fırlatmadan sonra temizlenmesi gerekir; bu Mars’ta imkansız olacak bir şey.

        Space X ve Elon Musk, Space X Raptor olarak bilinen metan yakıt tabanlı bir motor geliştirdi ve şu anda test ediyor. Raptor, Space X’in Starship ve Super Heavy adlı yeni nesil uzay gemisine güç sağlayacak. Şu anda, hiçbiri yörüngeye girmedi ve sadece biri sürekli olarak uçtu.

        Atılıma rağmen, Xin tarafından geliştirilen süreç uygulama olmaktan uzak. Şu anda sadece bir “kavram kanıtı” na sahipler, yani bir laboratuvarda test edilip kanıtlanmış olsa da, gerçek dünya – veya gezegen – koşullarında henüz test edilmemiştir.

       “Bunun tam olarak uygulanabilmesi için çok sayıda mühendislik ve araştırmaya ihtiyaç var” diyor Xin. “Ancak sonuçlar çok umut verici.”

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

çeviri | Kaliforniya Üniversitesibaşlık GÖRSELi | ESA/MARS EXPRESS

Mars’ta Metan Yapmak Read More »

Teoriler Kanıtlanmamış Fikirler Midir ?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 09.01.2021
Yazar: Emre Sezer
Ortlama Okuma Süresi: 4 dakika

        Bilim, evrenimiz içerisindeki her şeyi inceleyip neden-sonuç ilişkileri kuran sistematik disiplinler bütünüdür. Evrenimizdeki olguları açıklarken deneysel ve gözlemsel yöntemler kullanır. Bu yöntemler dahilinde edindiğimiz bilgilerin kesin ve geçerli olduğundan emin oluruz ve evrenimizin nasıl çalıştığını, ulaşmak istediğimiz sonuç için neler yapmamız gerektiğini bize söyler.

        Bilgileri bize dogmatik bir şekilde değil, izlediği sistematik yolların bir sonucu olarak denklem ya da formül olarak adlandırdığımız, yöntemler sunarak yapar. Bu yöntemlere ulaşmak için izlediği yollara okulda da öğretilen en basit ismiyle “bilimsel araştırma basamakları”dır. 

        Tam bu  noktada bazen yanlış bilgiler daha kolay kavransın diye öğretiliyor. Daha sonra ise doğrusunu anlatılsa da bilgi kirliliğine neden oluyor ve akıllarda yanlış olarak kalabiliyor. Bu yazımda bilim dünyasının kabul ettiği ve literatürde kullandığı teori tanımının aslında ne olduğundan bahsedeceğim.

        Merak ettiğimiz bir olguyu anlamak için ilk önce soru sorarız ve verdiğimiz ilk tahmini cevabımız bizim hipotezimiz olacaktır. Bu noktada bilim insanları araştırma yaparken bu hipotezlerini doğru varsayarak deneyler yaparlar. Buna araştırmacı ön yargısı denir. Sorunu iki bilinmeyenli durumdan tek bilinmeyenli hale getirdiğinden dolayı hızlı sonuç almak için önemlidir.

        Yapılan gözlem ve deneyler sonucunda bu hipotez ya değiştirilir ya da doğruluğu kanıtlanana kadar test edilir. Eğer çürütülecek sonuçlar çıkmazsa araştırılan olgunun açıklaması olarak kullanılırlar. Bu hipotezlerle diğer bilim insanları çalışmalar yaparlar ve hipotezlerin sonuçlarını evrenin yasası olarak kabul ederler. Söz gelimi kütle çekim kanunu maddelerin birbirini çektiğini ve aralarındaki çekim kuvveti ilişkisinin kütlelerin büyüklüğünün birbirlerine olan uzaklıklarının karesiyle ters orantılı olduğunu belirtir. Bu ilişki “Ters Kare Yasası” olarak da bilinir. Yani evren yasaları bize sadece havadan bırakılan elmanın yere düşeceğini söyler ama bunun nasıl olduğunu açıklamaz. Kapsamlı açıklamayı, yasaların yöntemlerini oluşturan hipotezlerin bir araya gelmesiyle oluşan teoriler yapar. Bu yüzden “Kütle Çekim Yasası”nı açıklamak için “Kütle Çekim Teorisi”ni kullanırız.

Kısaca bahsetmek gerekirse teoriler sadece bir tahmin, denenmemiş bir düşünce değil; birçok deney, gözlem, veya diğer yasalar ile ilişkileri ile test edilmiş ve bu testleri geçmiş evren yasaları olarak kabul edilen sonuçların açıklamalarıdır. 

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Kütle Çekim Yasası | The Principia: Mathematical Principles of Natural Philosophy

Ters Kare Yasası | wikipeida.org

BAŞLIK GörseLİ | Karsten E. Zegwaard The University of Waikato · Work-Integrated Learning Unit CHP BSc MSc(Tech) PhD

 

Teoriler Kanıtlanmamış Fikirler Midir ? Read More »

Kıvrılabilir Ekran Teknolojisi – OLED

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 08.01.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

        Kıvrılabilir ekranlar aslında uzun zamandır hayatımızdalar. Samsung’tan kenarları kıvırtılmış telefon ekranlar, LG’den bükülmüş televizyonlar ve Apple, Iphone X ile beraber bu teknolojiyi kullanmaya başladı fakat şu anda rekabet başka boyutlarda: Katlanabilir Ekran. Peki nedir bu katlanabilir, kıvrılabilir ekranlar? Neden önemliler?

        Çoğu cihazda LCD ekranlar bulunur. LCD (Liquid Crystal Display) ekranlar bir cam anodunun üzerinde panel ve onun üzerinde de yine cam olarak üç katmandan oluşuyor. Bu yapısı sebebiyle arka camda eğilip bükülmeyle kırılabilir. Kırıldığı için de ekran yapısı bozulur ve görüntü gelmez. Ekranın kıvrılabilmesini sağlayan ekran türünün adı OLED’tir. 

        OLED ekran nedir? OLED (Organic LED) ekran dört katmanda oluşur: Anot, Organik İletken, Organik Salım ve Katot. OLED ekranların temel çalışma prensibi, akım katottan anoda geçerken aradaki organik tabakaların ışık şeklinde enerji salmasıdır.

OLED Ekran Katmanları

                                                                         

        OLED ekranda, ekranın ışık yayan kısmı olan pikseller aslında ekranın içine gömülüdür yani ledler bir camın arkasından yansıtılmıyor direkt olarak kullanılan materyalin içindedirler. OLED ekran teknolojisi ilk kullanılmaya başlandığında anot cam materyalinden yapılıyordu. Esnek ekranlar cam yerine plastik kullanılanlardır. Kullanılan plastiğin esnekliğine ve kırılma direncine bağlı olarak da ekranları kıvırabiliyorlar.

        Şu anda kullanılan telefonların çoğu OLED ekran kullansa da en üst tabakaya ekranı darbelerden ve sudan koruyacak bir cam ekliyorlar. Bunun sebebi OLED ekranların su ile temas anında yapısının bozulmasıdır. Bu sebepten dolayı da hareketli bir sistem yapılamıyordu. Yeni tanıtılan teknolojilerle beraber (Samsung Galaxy Fold, Huawei Mate X, Motorola RAZR) bu sorunu ortadan kaldırmış gibi gözüküyor. Aktif kıvrılabilir yani katlanabilir bir ekran plastiği üretebildiler yani aslında siz eğer o telefonları kullanacaksanız ekrandaki cama değil direkt olarak ekrana dokunuyor olacaksınız. Yine de sorunlar bitmiş değil, hala ekranların katlanma açısı büyük ve fiziksel menteşeler kullanılıyor.


Katlanma Görselleri
Kıvrılabilir ekranlar neden önemli? Bu ekranları sadece cep telefonları üzerinde kullanılabilir gözüyle bakmak büyük bir yanlış olur. Uzun bir süredir var olan E-Kâğıt teknolojisinin OLED ekranlarla birleşmesi, giyilebilir teknolojiler ve rulo şekline getirebileceğiniz ekranlar teknolojiye yeni bir soluk ve bakış açısı getirecek.

 

 

KAYNAKÇA  & İLERİ OKUMA

OLED | ossıla

Oled ekran katmanları | osılla

KATLANMA Görselİ | GOOGLE PATENTS

BAŞLIK GÖRSELİ | LG

Kıvrılabilir Ekran Teknolojisi – OLED Read More »

Neden Tüm Gezegenler Yuvarlaktır?

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 07.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortlama Okuma Süresi: 5 dakika

Evrenimizde yaklaşık bir sekstilyon gezegen vardır. Bir sekstilyon o kadar büyük bir sayı ki, hayal etmek neredeyse imkansız, ama onu bir tür bağlama yerleştirmek gerekirse, Dünya bir kutup ayısından yaklaşık sekstilyon kat daha ağırdır. Anlayabileceğiniz üzere bu çok büyük bir sayı. Ama Evrendeki sekstilyon gezegenin her biri yuvarlaktır. Aralarında tek bir küboid, on iki yüzlü veya piramit biçimli biri yok.

Peki Gezegenler Neden Yuvarlaktır?

        Gezegen, bir yıldızın etrafında dönen bir kaya ve toz bulutu olarak başlar. Parçacıklar, tek bir damla oluşturana kadar yerçekimi nedeniyle birbirlerini çekerler. Bu damla daha fazla maddeyi kendine çekerken, yoluna çıkan her şeyi toplayana kadar gitgide büyür.

        Yerçekimi her yönde eşit olarak çalıştığından, damla yuvarlak hale gelir. Bir barda yuvarlak bir masaya mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışan bin kişilik bir kalabalık hayal edin. Sıra, masanın bir tarafında daha uzun, diğer tarafında daha kısa ise, yeni gelenler daha kısa sıraya katılır ve sonunda kuyruklar eşitlenir, Bu durumda yerçekimi böyle çalışır.

Gezegenler Mükemmel Bir Küre Mi?

        Yuvarlaklık mükemmel değil. Örneğin Dünya, bir “basık sferoit(kutupları yassılaşmış, küremsi)”. Neredeyse küreseldir ancak ortasında bir çıkıntı vardır. Bunun nedeni gezegenin dönüşüdür.

        Dünya kendi ekseni etrafında her bir kez döndüğünde, ekvator kutuplardan daha ileriye gider. Bu, ekvatordaki toprağın kutuplardakinden daha hızlı hareket ettiği anlamına gelir ve bir şey ne kadar hızlı dönerse, o kadar fazla dışarı fırlar.

        Dünyanın basıklığı çok büyük değil: öyle ki ekvatorun çevresi 40.076 kilometre iken, kutupların çevresi 40.009 kilometredir. Bununla birlikte ekvatorun yarıçapı 6378 km., kutupların yarı çapı 6357 km. olarak hesaplanmıştır. İki bölgenin yarı çaplarının ve çevresinin arasındaki fark, Dünya’nın geoit olmasının bir sonucudur.

        Bu etki, pek sağlam olmayan diğer gezegenlerde çok daha büyük. Büyük ölçüde gazdan oluşan Satürn’ün çapı, ekvator üzerindeki iki nokta arasında kutupları arasında olduğundan 11.000 kilometre daha uzundur. Bu fazladan kalınlık da çarpıcı sonuçlar doğurabilir: Eğer bir gezegen ortasında yeterince fazladan kütle toplarsa, tüm parça uzaya fırlatılabilir ve sonunda bir aya dönüşebilir. Ancak küp şeklinde bir ay umuyorsanız, epey bir süre bekleyeceksiniz.

Come 67P

        

Asteroitler ve uydular gezegenlerden daha küçüktür, bu yüzden daha az yerçekimine sahiptirler ve bu, daha az yuvarlak oldukları anlamına gelir. Yukarıda resmi görülen Comet 67P, Dünya’nın ağırlığının trilyonda biri kadardır (yaklaşık bir milyar kutup ayısı ağırlığındadır) ve çok garip bir şekli vardır.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | Science Focus

BAŞLIK GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

comet 67p görseli | ESA/Rosetta

Neden Tüm Gezegenler Yuvarlaktır? Read More »

Neptün’ün Tuhaf Karanlık Noktası

[New York Times yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 06.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortlama Okuma Süresi: 7 dakika

       Gökbilimciler gezegenin büyük karanlık fırtınasını gözlemlerken, Dark Spot Jr. adını verdikleri daha küçük bir girdap tespit ettiler. Neptün, güneş sistemindeki en garip hava koşullarına sahiptir.

Güneşin sekizinci gezegeni, atmosferi saatte 1.100 mil veya ses hızının 1,5 katı kadar kesen hızlarla, herhangi bir dünyada gözlemlenen en hızlı rüzgar rekorunu elinde tutuyor. Bilim adamları, atmosferinin neden bu kadar çalkantılı olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyorlar. Neptün’e son bakışları, kafa karıştırmak için daha da fazla neden sağladı.

        Hubble Uzay Teleskobu, 2018’de bir fırtına tespit etti, yaklaşık 4.600 mil çapında karanlık bir nokta. O zamandan beri, en son Hubble gözlemlerine göre, ekvatora doğru sürüklenmiş gibi görünüyor, ancak daha sonra kuzeye geri döndü. Ayrıca, bilim adamlarının ana fırtınayı patlatan bir yığın olabileceğini düşündüğü Dark Spot Jr. lakaplı daha küçük bir yoldaş fırtınası da var. Bu mürekkep vorteksleri, gezegenin baş döndürücü gök mavisi mavisine karşı öne çıkıyor, ancak görmek baş döndürücü olsa da, ömürleri kısadır ve bu da onları incelemeyi daha da zorlaştırır.

        Bu, Neptün’ün koyu lekelerinin bu kadar tuhaf davrandığı ilk zaman değil. Voyager 2 uzay aracı 1989’da gezegenin yanından geçtiğinde (hala bunu yapan tek uzay aracı) iki fırtına gözlemledi. Bunlardan biri, Dünya’nın büyüklüğünde büyük bir girdap olan orijinal Karanlık Lekeydi. Onun da bir arkadaşı vardı, Scooter lakaplı daha küçük, hızlı hareket eden bir fırtına. İlk gözlenen Karanlık Nokta da güneye ve ardından kuzeye doğru hareket ediyor gibiydi.

        Voyager 2 uzay sondasının görüntüleme ekibinin bir üyesi ve şu anda Association of Science’ın başkan yardımcısı Heidi Hammel, “Voyager ile büyük karanlık noktayı izlerken, boylamda yukarı ve aşağı salındığını gördük.” dedi. Astronomi Araştırma Üniversiteleri. “Voyager’da, özelliği uçuşa kadar geçen dört ila beş ay gibi bir süre boyunca takip edebilecek kadar zamanımız vardı. Bu fırtına çok büyüktü, büyük bir canavardı ”, Dünya gezegeni kadar büyük.

        Ancak Voyager ekibi, Hubble teleskopuyla fırtınaları tekrar gözlemlemek için zaman bulduğunda, yaklaşık dört yıl sonra, gittiler. Gökbilimciler, bir Neptün fırtınasının ortalama yaşam süresinin iki ila beş yıl arasında olduğunu ve uzun ömürlülüğünün büyüklüğüne bağlı olabileceğini tahmin ediyor. Bu, dış güneş sistemimizin en iyi bilinen diğer fırtınası olan ve zaman zaman küçülen ancak en az yüzlerce yıldır sürekli olarak çalkalanan Jüpiter’in Büyük Kırmızı Lekesi ile bir tezat oluşturuyor.

        Neptün’ün karanlık vorteksleri gezegenin derinliklerine dalar. Onları, buzlu dünyanın çekirdeğine kadar uzanan kökleri olan çok uzun bir ağacın gölgesi olarak hayal edin. Bu uzun bağlantı, fırtınayı her yöne doğru hareket ettirebilir ve rüzgarla güneye doğru sürüklenmesine veya kuzeye geri çekilmesine olanak tanır. Ancak bu büyük fırtınalar güneye, rüzgar alanlarının daha da güçlü olduğu gezegenin ekvatoruna doğru sürüklenirken parçalanabilirler.

        Gökbilimciler Neptün’e bakmak için Hubble’ı kullandıklarında yılda sadece bir atış yaptıkları için, mizaçlı atmosferi gerçekten izlemek zordur. Bilim adamları yeni fırtınaları fark ettiklerinde, onları yok olmadan önce gözlemlemek için sadece birkaç şansımız var. Dr. Hammel, “Bütün bu ortadan kaybolmaları, onlar hakkındaki en şaşırtıcı yönlerden biridir” dedi.

        İnsanlar bu fırtınaların yaşam döngüsünü daha iyi anlamak için gezegenin etrafında bir yörünge bulana kadar, bu mavi güzellikle ilgili cevaplardan daha fazla soruyla baş başa kalıyoruz. Dark Spot ve Dark Spot Jr. hayatta kalacak mı?

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | The New York Times

BAŞLIK GÖRSELİ | NASA

Neptün’ün Tuhaf Karanlık Noktası Read More »

Atom Altı Parçacıkların Bir Rengi Var Mı?

[Science Focus yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 05.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortlama Okuma Süresi: 3 dakika

        Renk, maddenin doğal bir özelliği gibi görünebilir, ancak aslında bir sürecin sonucudur. Özellikle, maddenin ışıkla nasıl etkileşime girdiği ile ilgilidir. Parçacık fiziğinin Standart Modeline göre Renk yükü, kuarkların ve gluonların ayırt edici özelliğine verilen addır. Tüm temel parçacıkların bir renk yükü yoktur.

        Temel bir parçacığın renk yükü, sıradan insan renk görüşüyle ilgili değildir. Görsel renk algısı, fotonların gözdeki koni ve çubuk hücreleri ile etkileşimini içeren karmaşık bir fizyolojik olgudur. Elektromanyetik spektrumun görsel kısmındaki fotonlar, terimin genel anlamıyla -renkli- olarak algılanır. Göz tarafından başka hiçbir temel parçacık algılanmaz. Dolayısıyla, tüm temel parçacıklar, terimin sıradan anlamında bir renge sahip değildir.


       Bir atomda, çekirdeğin yörüngesindeki elektronlar gelen ışık enerjisini emer ve daha yüksek enerji seviyelerine atlar. Bu “uyarılmış durumlar” kararsızdır ve kararlı hallerine geri döndüklerinde, elektronlar belirli bir renk olarak gördüğümüz belirli ışık dalga boylarını yeniden yayarlar. Ancak tek bir elektron- veya herhangi bir atom altı parçacık- gelen ışık enerjisini basitçe temizler ve bu nedenle herhangi bir özel renkten yoksundur.

PEKİ ATOM ALTI PARÇACIKLARIN ŞEKLİ NEDİR?


       Genellikle elektronların, protonların ve benzerlerinin minik misketler gibi mükemmel küresel olduklarını düşünürüz fakat parçacık küresel değildir. Üç boyutlu olasılık dalgalarıdır, her yerinde loblar, kutuplar ve kuantum bulanıklığı vardır. Yine de elektronlar söz konusu olduğunda bu oldukça doğru görünse de proton çalışmaları sürekli şekil değiştirdiklerini ortaya çıkardı. Fizikçiler, onlara parçacıkları ateşleyerek ve sonuçta ortaya çıkan yörüngeleri analiz ederek, protonların şeklinin, içlerindeki kuark adı verilen daha küçük parçacıkların hızından etkilendiğini keşfettiler, bunlardan üçü her birinin içinde dönüyor.


İşte dört proton şekli: 

  • Yer fıstığı (PEANUT): Protonla aynı yönde dönen en hızlı kuarklar tarafından üretilir 
  • Rugby topu (RUGBY BALL): Yer fıstığı ve simit şekillerinden daha yavaş hareket eden kuarklar tarafından üretilir 
  • Simit (BAGEL): Protonun tersi yönde dönen en hızlı kuarklar tarafından üretilir 
  • Küre (SPHERE): En yavaş kuarklar tarafından üretilir.
Proton Şekilleri

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | SCIENCE FOCUS DERGİSİ

bAŞLIK GÖRSELİ | SCIENCE FOCUS

PROTON ŞEKİLLERİ | SCIENCE FOCUS

Atom Altı Parçacıkların Bir Rengi Var Mı? Read More »

Yeni Bir Süper İletken Yapmak – Maddenin 5. Hali

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortlama Okuma Süresi: 5 dakika

        Araştırmacılar ilk kez bir Bose-Einstein yoğunlaşmasının süper iletken olabileceğini gösterdiler.

        Süperiletkenler – elektriğin herhangi bir direnç olmaksızın aktığı malzemeler – gelecekteki elektronik cihazlar için son derece yararlı olabilir. Tokyo Üniversitesi’ndeki mühendisler, şimdiye kadar ilk kez Bose-Einstein yoğuşması (BEC) adı verilen bir madde durumundan bir süperiletken yaratmayı başardılar.

        Bazen maddenin beşinci hali olarak adlandırılan, daha yaygın olarak bilinen katıların, sıvıların, gazların ve plazmaların ardında, Bose-Einstein yoğuşmaları, bir bozon gazını neredeyse mümkün olan en soğuk sıcaklığa kadar soğuttuğumuzda olan şeydir. Deneyler, bu noktada kuantum olaylarının makro ölçekte gözlemlenebileceğini göstermiştir. Bilim adamları BEC’leri, süper katılar, eksitonyum, kuantum yıldırım ve negatif kütle sergileyen sıvılar gibi egzotik madde durumları yaratmak için bir başlangıç ​​noktası olarak kullandılar.

        Çalışmanın başyazarı Kozo Okazaki, “BEC, parçacıklardan değil dalgalardan oluştuğu için maddenin benzersiz bir halidir” diyor. “Mutlak sıfıra yaklaştıkça, belirli malzemelerin atomları uzaya bulaşıyor. Bu bulaşma, atomlar – parçacıklardan çok dalgalar gibi – üst üste gelene ve birbirinden ayırt edilemez hale gelene kadar artar. Ortaya çıkan madde, önceki katı, sıvı veya gaz hallerinde olmayan yeni özelliklere sahip tek bir varlık gibi davranıyor. “

        Yeni çalışmada Tokyo Üniversitesi araştırmacıları bir Bose-Einstein yoğunlaşmasında süper iletkenlik gösterdiler – bu daha önce deneylerde hiç doğrulanmamış bir şey. Bu başarı, bir demir ve selenyum atomu bulutundan bir BEC yapılarak elde edildi.

        Keşfin anahtarı, Bardeen-Cooper-Schrieffer (BCS) rejimi adı verilen benzer bir madde formuyla örtüşmekten geldi. BEC’ler gibi, BCS rejimleri de atom bulutlarını neredeyse mutlak sıfıra soğutarak yapılır, ancak buradaki fark, yaptıklarında atomların yavaşlaması ve sıralanmasıdır. Bu, elektronların içlerinden daha kolay geçebileceği ve süper iletkenliği etkinleştirebileceği anlamına gelir. 

       Yeni çalışmadaki araştırmacılar, bir BCS ve bir BEC arasındaki geçiş sırasında neler olduğunu ve BEC’lerde süperiletkenliğin mümkün olup olmadığını veya BCS’lerle sınırlı olup olmadığını görmek istiyorlardı. Ekip, elektronların iki malzemede nasıl davrandığını izlemek için fotoemisyon spektroskopisini kullandı ve bir BEC’de bir miktar süper iletkenlik olduğunu gördüler.

        Pratikte, keşfin genel halk için herhangi bir doğrudan uygulaması yoktur, ancak fenomen hakkındaki anlayışımızı derinleştirmek, bilim insanlarının gelecekte daha iyi süperiletkenler oluşturmasına yalnızca yardımcı olabilir. Bu da daha hızlı ve daha verimli elektroniklere yol açabilir.


        “BEC’lerin süper iletkenliğini göstermek bir amaca yönelik bir araçtı; BEC’ler ve BCS’ler arasındaki örtüşmeyi gerçekten keşfetmeyi umuyorduk ”diyor Okazaki. “Bu son derece zorlayıcıydı, ancak benzersiz aygıtımız ve gözlem yöntemimiz bunu doğruladı – bu rejimler arasında sorunsuz bir geçiş var. Ve bu, süperiletkenliğin altında yatan daha genel bir teoriye işaret ediyor. “

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

başlık görseli | pıxy.org

 

Yeni Bir Süper İletken Yapmak – Maddenin 5. Hali Read More »

Şizofreni Nedir?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Burçak Abay
Ortlama Okuma Süresi: 4 dakika

Şizofreni, psikotik rahatsızlıklar arasında en karmaşık ve ağır geçirilen hastalıklardan biridir. Temelinde psikozun yattığı bu hastalık, kişilerde kendini farklı semptomlarla gösterebilir. Bazı zamanlarda kişi gerçek ile halüsinasyonları birbirinden ayırabilir, insanlarla sağlıklı bir şekilde iletişim kurabilir, hayatını normal bir şekilde sürdürebilir. Diğer zamanlarda ise kişi konuşmakta güçlük çeker veya mantıklı cümleler kuramaz, insanlarla sağlıklı bir ilişki sürdüremez ve gerçeklikten kopar. Bu semptomlardan halk arasında en yaygın bilinenleri halüsinasyon ve delüzyondur.

Halüsinasyon gören hastalar, etraflarında birinin olduğunu veya bir ses duyduklarını söylerler. Fakat bu ses ve kişiler gerçek değildir. Delüzyonda ise hastalar gerçek olması olası olmayan düşüncelerinden bahsederler. Bu semptomlar, şizofreni hastalarının hayatı için tehlike oluşturma olasılığı yüksek olan semptomlardır. Halüsinasyon veya delüzyon deneyimlediklerinde, hastalar bu durumu durdurmak için ya da duydukları veya gördükleri kişinin isteklerini yerine getirmek için kendilerine veya başkalarına zarar verebilirler.

Şizofreni hastalığının bu kadar çok yaygın ve bilinir olmasının sebepleri birkaç faktör ile açıklanabilir. Biyolojik faktörlere bakıldığında bir çocukta şizofreni hastalığının görülmesi, anneni hamilelikte maruz kaldığı viral hastalıklara veya ‘perinatal hypoxia’ denilen, bebeğin doğum sırasında veya doğumdan sonra bir süre oksijensiz kalmasından kaynaklanabilir. Genetik faktörlere bakıldığında ise kişiye genetik olarak aktarılan bilişsel eksiklikler görülür. Bu eksiklikler günlük hayatı sürdürmede zorluklara ve iletişim zorluklarına yol açabilir. Bu faktörler şizofreni hastalığının kimlerde daha yaygın görüldüğünü açıklamada da etkili olur. İkiz kardeşlere bakıldığında kardeşlerden biri şizofreni  hastası ise diğer kardeşin de hastalığa yakalanma oranı, tek yumurta ikizlerinde %46, çift yumurta ikizlerinde ise % 14’ tür. İkiz olmayan kardeşlerde ise diğer kardeşte hastalık görülme oranı %10’ a düşer. Bunlara ek olarak erkeklerde şizofreni görülme olasılığı kadınlarda daha fazladır ve hastalık kadınlara göre erkeklerde daha genç yaşta kendini gösterir. Bu denli yaygın olan şizofreni hastalığında maalesef dünya genelinde şizofreni hastalarının %10 -%15 i intihar etmektedir.

Hastalık ve semptomları bazı insanlar için her ne kadar korkutucu görünse de şizofreninin birden çok tedavisi vardır. Bu tedaviler hastaya ilaç olarak veya terapi ile verilebilir. Aile terapisi alarak hastalık hakkında bilgi sahibi olmak ve hastaya buna göre davranmak tedavi sürecini olumlu bir şekilde etkiler. Ailesi ile birlikte olmayan hastalarda ise grup terapileri uygulanabilir. Hasta ağır durumda ise, hastanelerde hastanın durumuna uygun tedavi yöntemi seçilip hastanın sosyal hayatına ve sağlığına kavuşması sağlanabilir.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

Şizofreni | Nolen-Hoeksema, S. (2013). Abnormal Psychology (6th ed.). McGraw-Hill Education.

başlık görseli | pıxabay.com

Şizofreni Nedir? Read More »

Şimdiye Kadarki En Kısa Zaman Aralığı Ölçüldü

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021/strong>
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortlama Okuma Süresi: 5 dakika

        Almanya’daki fizikçiler şimdiye kadar kaydedilen en kısa zaman aralığını ölçtüler. Ekip, bir ışık fotonunun bir hidrojen molekülünün uzunluğu boyunca hareket etmesi için geçen süreyi ölçtü ve bunun saniyenin yalnızca seksilyonda birinde oluştuğunu buldu. Araştırmacılar ultra kısa ölçümleri PETRA III hızlandırıcı kullanarak Hamburg, Almanya’daki DESY (ALMAN ELEKTRON SENKROTRONU) ‘de yaptılar.

        Mikroskobik dünya birçok gizem içerir, sadece her şey çok küçük olduğu için değil, her şeyin inanılmaz derecede hızlı gerçekleştiği için. Bu ölçekte, bir saniye sonsuzluk gibi görünebilir – kimyasal bağlar, saniyenin katrilyonda biri olan femtosaniye cinsinden oluşur ve kopar. Son birkaç on yıldır, bu ultra kısa olayları ölçmek için femtosaniye lazer darbelerini kullanabildik.

        Ancak yeni ölçüm çok daha fazla yakınlaştırarak bir femtosaniyenin kıyaslandığında yavaş görünmesine neden oluyor. Araştırmacılar, bir fotonun bir hidrojen molekülünü yaklaşık 247 zeptosaniye içinde geçeceğini buldular.

        Referans olarak, bir zeptosaniye bir femtosaniyeden milyon kat daha kısadır veya saniyenin seksilyonda biri kadardır. Bu 0.0000000000000000000001 saniyedir. Bir saniyedeki zeptosaniye sayısı 31.7 trilyon yıldaki saniye sayısına eşittir, bu evrenin şu ana kadar var olduğu süreden bile 2.365 kat daha uzundur. Bir zeptosaniyenin ne kadar kısa olduğunu abartmanın bir yolu yok.

        Bu çığır açan ölçüm, Frankfurt Goethe Üniversitesi, DESY hızlandırıcısı ve Fritz-Haber Enstitüsü’ndeki araştırmacılar tarafından yapıldı. Aslında zeptosaniye ölçeğinde yapılan ilk ölçüm değil bu onur 2016’da bir helyum atomuna bir foton çarptıktan sonra bir elektronu fırlatmanın 850 zeptosaniye sürdüğünü keşfeden bir ekibe ait. Bu, yeni ölçümün önceki kayıttan yaklaşık 3,4 kat daha kısa olduğu anlamına gelir.

        Yeni deney benzerdi. Ekip, bir hidrojen (H2) molekülünü belirli bir enerji seviyesinde X ışınları ile ışınladı ve her iki elektronu da molekülün dışına fırlattı. Araştırmacılar, iki elektronun girişim modellerini ölçerek, fotonun moleküldeki ilk hidrojen atomuna, ardından ikinciye ulaşmasının ne kadar sürdüğünü kesin olarak hesaplayabildiler. Görünüşe göre cevap 247 zeptosaniye kadar.

        Çalışmanın baş yazarı Reinhard Dörner, “Bir moleküldeki elektron kabuğunun aynı anda her yerde ışığa tepki vermediğini ilk kez gözlemledik” diyor. “Zaman gecikmesi, molekül içindeki bilgi yalnızca ışık hızında yayıldığı için oluşur.” Araştırma, Science dergisinde yayınlandı.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA 

araştırma | Goethe Üniversitesi Frankfurt

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

başlık görseli | new atlas

Şimdiye Kadarki En Kısa Zaman Aralığı Ölçüldü Read More »

Mutlak En Yüksek Ses Hızı Belirlendi

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

        Ses hızından bahsettiğimizde, genellikle havada ne kadar hızlı hareket ettiğini kastediyoruz. Ancak diğer medyalarda çok daha hızlı dolaşabilir ve şimdi Cambridge Üniversitesi ve Londra Queen Mary Üniversitesi’ndeki bilim adamları mutlak en yüksek ses hızını belirlediler.

        Ekip, sesin en hızlı halindeyken saniyede 36 km (22.4 mil) hızla gidebildiğini buldu. Bu, saniyede 343 m (1.125 ft) olan ortalama havada hızından 100 kat daha hızlıdır ve elmas sayesinde, daha önce ölçülen saniyede 12 km (7,5 mil) olan en yüksek hızından üç kat daha hızlıdır.

        Peki hangi ortam sesin bu kadar yüksek hızda hareket etmesine izin verir? Yeni çalışmaya göre, katı atomik hidrojendir. Elementin bu formu yalnızca, Jüpiter gibi gaz devi gezegenlerin çekirdeğinde bulunanlar gibi, muazzam basınç altında meydana gelir. Bu koşullar altında, hidrojen, elektriği kolayca iletebilen metalik bir katıya sıkıştırılır ve ses çıkarır.

        Araştırmacılar bu sonuca iki temel sabiti inceleyerek ulaştı – ince yapı sabiti ve proton-elektron kütle oranı. Bu sayılar, bu durumda maddi özellikler de dahil olmak üzere çeşitli bilimsel alanlarda büyük roller oynamaktadır.

        Teorinin yaptığı bir tahmin, ses hızının atomun kütlesiyle azalması gerektiğidir, bu nedenle sesin genişlemesi ile katı atomik hidrojende en hızlı hareket etmesi gerekir. Ekip, malzeme içinde ne kadar hızlı hareket edeceğini test etmek için kuantum mekaniği hesaplamaları kullandı ve hızın teorik temel sınıra yakın olduğunu buldu.

        Büyüleyici olmasının yanı sıra, bu tür bir çalışmanın günlük yaşamlarımız üzerinde çok fazla etkisi olmayabilir, ancak ekip, bu temel sabitler ve sınırlar hakkındaki anlayışımızı geliştirmenin bir dizi bilim için modellerimizi geliştirebileceğini söylüyor.

        Kostya Trachenko ,çalışmanın başyazarı, “Bu çalışmanın bulgularının, yüksek sıcaklık süperiletkenliği, kuark-gluon plazması ve hatta kara delik fiziği ile ilgili viskozite ve termal iletkenlik gibi farklı özelliklerin sınırlarını bulmamıza ve anlamamıza yardımcı olarak daha fazla bilimsel uygulamaya sahip olabileceğine inanıyoruz” diyor. Araştırma, Science Advances dergisinde yayınlandı.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ARAŞTIRMA | Queen Mary Londra Üniversitesi

çEVİRİ | NEW ATLAS

başlık görseli | new atlas

Mutlak En Yüksek Ses Hızı Belirlendi Read More »

Uçan Taksi 2024 Kalkışı İçin Hazırlandı

[E&T yazısından çevirilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Süleyman Mansuroğlu
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

        Bristol merkezli bir mühendislik şirketi, VA-1X adlı, beş yolcuya kadar taşıyabilen ve 2024’te ticari uçuşlara başlayacak olan “uçan taksi” yi tanıttı.

Developers Vertical Aerospace (VA) adlı şirket, aracın “dünyanın ilk sertifikalı, tamamen elektrikli Dikey Kalkış ve İniş (eVTOL) uçağı” olacağını ve bunu İngiltere’de üretmeyi planladığını söyledi.

        VA-1X, 160 km ‘ye kadar kullanılabilir bir menzil ile yaklaşık 240km/h hızla seyir yapabilecek, örneğin yolcuların İstanbul’dan Bursa’ya iki buçuk saatlik sürüşe kıyasla yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk yapabilecekleri anlamına geliyor.

        VA-1X, yoğun trafik sorununu aşacak ve ticari havayolları ile aynı güvenlik standartlarına göre sertifikalandırma olacaktır. VA, elektrik motorunun yolculukların tamamen emisyonsuz olacağı anlamına geleceğini söyledi.

VA-1X İçin Tasarlanan Yolcu Kabini

        Firmanın nihai amacı, VA-1X’i helikopter uçuşlarından daha ucuz hale getirirken, çevre dostu hava yolculuğunun önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmaktır.

        Hava taksi hizmetleri fiyatlarının başlangıçta bir helikopter uçuşu ile özel bir araba arasında olacak ayrıca benimsenme arttıkça fiyatın düşmesi bekleniyor.

        VA-1X, dağıtılmış itici güç sistemi sayesinde bir helikopterden yaklaşık 30 kat daha sessiz olup bu sayede gürültü kirliliğini azaltmış olacak.

        15 metre kanat açıklığına ve 13 metre uzunluğa sahip olan bu uçak, mevcut helikopter pistlerinden kalkış ve iniş yapabilecek ve kablolu uçuş kontrol sistemleri uçmayı kolaylaştıracak.

        Uçabilen elektrikli kısa mesafeli araçlar geliştirme çabaları son yıllarda artıyor; Alman start-up Lilium, rakip bir aracın erken uçuş testini Ekim ayında tamamlıyor ve Uber, havadan taksi rotalarını yönetmek için yazılım geliştirmek için Nasa ile ortaklık yapıyor. Bu alanda bir dizi başka şirket de faaliyet göstermekte.

        Vertical Aerospace CEO’su Michael Cervenka, “eVTOL teknolojisi, ticari havayollarının güvenliğini uçuşu elektrifikasyonunun yıkıcı çevresel ve maliyet avantajlarıyla birleştirerek seyahatte devrim yaratacak” dedi.

        “VA-1X’in piyasaya sürülmesiyle, eVTOL’u kitlesel pazara benimsemeye bir adım daha yaklaştırmaktan ve havacılığın bir sonraki çağını desteklemekten gurur duyuyoruz.”

        “Vertical Aerospace olarak, insanların dünyaya zarar vermeden A noktasından B noktasına hızlı ve ekonomik bir şekilde gidebilmeleri gerektiğine inanıyoruz – VA-1X ile bu vizyon beş yıldan kısa bir süre içinde gerçekleşmeye başlayacak.”

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

ÇEVİRİ | E & T Engıneerıng and Technology

va-1x | VERTICAL AEROSPACE

BAŞLIK GÖRSELi | VERTICAL AEROSPACE

yolcu kabini GÖRSELi | VERTICAL AEROSPACE

 

Uçan Taksi 2024 Kalkışı İçin Hazırlandı Read More »

Evde Elmas Üretebilir Miyiz?

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika

        Geleneksel elmaslar, aşırı basınçların ve sıcaklıkların karbonu kristalize etmek için doğru koşulları sağladığı Dünya’nın derinliklerinde milyarlarca yıl boyunca oluşurken, bilim insanları değerli taşları şekillendirmenin daha uygun yolları üzerinde çalışıyorlar. Uluslararası bir araştırmacı ekibi, bu süreci sadece dakikalara indirmeyi başardı ve sadece hızlı bir şekilde oluşmakla kalmayıp bunu oda sıcaklığında da yaptıkları yeni bir teknik gösterdi.

        Bir laboratuvarda birkaç dakika içinde elmas yaratma fikri kuyumcular, rapçiler veya belirli bir soruyu sormak isteyenler için çekici olsa da, bu tür araştırmaların amacı bu değildir.

        Bu meşhur sert malzemenin yapay versiyonları, ultra sert malzemeleri, yeni tür koruyucu kaplamaları veya tokluğun arzu edilen bir özellik olduğu diğer endüstriyel cihazları kesmek için yeni kesici aletler olarak kullanılabilir. Ve son zamanlarda fosil yakıt moleküllerini saf elmaslara dönüştürebilen veya süper hızlı lazerlerin yardımıyla karbon nanoliflerden yapabilen bazı ümit verici tekniklerin geliştirildiğini gördük.

Oluşan Elmas Akıntısı

        

Bu son buluş, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki (ANU) bilim insanları ve araştırmacılar tarafından ultra sert malzemeler oluşturmak için gereken aşırı basınçları oluşturmak için kullanılan bir elmas örs hücresi olarak bilinen bir cihaz olan RMIT Üniversitesi tarafından yönetildi. Ekip, bir bale ayakkabısının ucuna 640 Afrika filine eşit bir basınç uyguladı ve bunu, cihazdaki karbon atomları arasında beklenmedik bir reaksiyona neden olacak şekilde yaptı.

        ANU Profesörü Jodie Bradby, “Hikayedeki önemli nokta, baskıyı nasıl uyguladığımızdır” diyor. “Çok yüksek basınçların yanı sıra, karbonun aynı zamanda bir bükülme veya kayma kuvveti gibi “makaslama” adı verilen bir şeyi deneyimlemesine izin veriyoruz. Bunun karbon atomlarının yerine geçmesine ve Lonsdaleite ve normal elmas oluşturmasına izin verdiğini düşünüyoruz. ”

        Bu normal elmaslar, bir nişan yüzüğünde bulabileceğiniz türdendir, Lonsdaleite elmasları ise daha nadirdir ve göktaşı çarpma bölgelerinde bulunur. Ekip, gelişmiş elektron mikroskobu kullanarak örnekleri detaylı bir şekilde inceleyebildi ve malzemelerin elmasın “rivers” adı verilen bantlar içinde oluştuğunu buldu.

        Ekip, tekniğin bu yapay elmaslardan, özellikle de normal elmaslardan yüzde 58 daha sert olduğu tahmin edilen Lonsdaleite’den anlamlı miktarlarda üretmelerini sağlayacağını umuyor. Bradby, “Lonsdaleite, maden sahalarında ultra katı malzemeleri kesmek için kullanılma potansiyeline sahip” diyor. Araştırma Small dergisinde yayınlandı.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

başlık görseli | avusturalya ulusal üniversitesi

Elmas akışı görseli | avusturalya ulusal üniversitesi

ARAŞTIRMA | Avustralya Ulusal Üniversitesi

ÇEVİRİ | NEW ATLAS

Evde Elmas Üretebilir Miyiz? Read More »

Diş Eti Hastalığı Kalp Hastalığını, Diyabeti ve Hatta Alzheimer Hastalığını Nasıl Etkileyebilir?

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Yeni yapılan araştırma, diş eti hastalığının daha geniş iltihaplı koşullarda nasıl bir rol oynayabileceğini açıklayan bir mekanizma sunmaktadır. Etkileyici yeni bir çalışma, diş eti hastalığının diyabet, kardiyovasküler hastalık ve hatta Alzheimer hastalığı ile nasıl ilişkili olduğunu açıklayan kayıp halkayı ortaya çıkardığını iddia ediyor. Araştırma, periodontitisin tüm vücuda hiperaktif enflamatuar hücreleri yayan sistemik bir bağışıklık tepkisini nasıl başlatabileceğini gösteriyor.

        Şiddetli periodontitis veya diş eti hastalığı uzun süredir gözlemsel olarak daha geniş sistemik hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Kötü ağız sağlığı ile hipertansiyon ve hatta Alzheimer hastalığı arasındaki bağlantılar sıklıkla tespit edilmiştir, ancak ilişkinin nedensel olup olmadığını belirlemek zor olmuştur.

        Şimdi, Toronto Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yürütülen sağlam bir çalışmada, ağız hastalığının bu diğer enflamatuar koşulları nasıl şiddetlendirdiğini gösteren potansiyel bir mekanizma bulundu. Araştırmacılar, nötrofiller olarak bilinen bir tür bağışıklık hücresinin aktivitesini keşfetmeye başladılar. Bu ön hat bağışıklık hücreleri, vücut enfeksiyon veya travma algıladığında üretilir. Diş eti hastalığı durumunda, nötrofiller vücudun doğal bağışıklık tepkisinin önemli bir parçasıdır.

        Başlangıçta bir fare periodontitis modelini kullanan araştırmacılar, akut bir oral enfeksiyonun sadece ağızda değil, hızla nötrofil üretiminin artmasına yol açtığını buldular. Hayvan modeli, kan dolaşımında ve kolonda ve ayrıca ağızda nötrofil aktivitesinin arttığını ortaya çıkardı. Hayvanların kemik iliğinde de yüksek nötrofil sayıları görüldü, bu da oral enfeksiyonun bu bağışıklık hücrelerinin daha geniş sistemik üretimini tetiklediğini düşündürüyor.

        Yeni çalışmanın kıdemli yazarı Michael Glogauer, bu yüksek nötrofil seviyelerinin daha sonra vücutta dolaştığını ve herhangi bir ikincil enfeksiyona saldırmaya hazır olduğunu söylüyor. Ve bu mekanizma, diğer enflamatuar durumları tetikliyor veya en azından şiddetlendiriyor olabilir.

        “Sanki bu beyaz kan hücreleri, birinci viteste olması gerekirken ikinci vitesteymiş gibi.” “[Nötrofiller] sitokinleri çok daha hızlı bir şekilde salgılayarak olumsuz sonuçlara yol açıyor.” diyor Glogauer.

        Çalışmanın ikinci kısmı, insanlarda bu tür gelişmiş nötrofil aktivitesini doğrulamaya baktı. Küçük bir gönüllü kohortu işe alındı ​​ve dişeti iltihabını veya diş etlerinde iltihaplanmayı uyarmak için üç hafta boyunca dişlerini fırçalamayı bırakmaları için yönlendirildi.

        Üç hafta sonra, araştırmacılar çeşitli testlerle sistemik nötrofil aktivitesinin arttığını doğruladılar. Bu anormal bağışıklık belirteçleri, deneklerin normal ağız hijyeni davranışlarına yeniden başlamasından iki hafta sonra kayboldu.

        Baş yazar Noah Fine, “Bunun ağız hijyeninin ilgisiz ikincil sağlık sorunlarına karşı savunmasızlığı etkileyebileceğine inanıyoruz” diyor. “Tüm vücutta nötrofil (bağışıklık) hazırlama, görünüşte farklı olan bu koşulları birbirine bağlayabilir.”

        İlginç bir şekilde, araştırmacılar bu keşfin, son zamanlarda yapılan bazı çalışmaların neden COVID-19 komplikasyonları ile kötü ağız sağlığı arasındaki bağlantıları gösterdiğini açıklamaya yardımcı olabileceğini öne sürüyorlar. Sitokin fırtınaları olarak adlandırılan hiperaktif bağışıklık sistemi aktivitesi, ölüme yol açan ciddi COVID-19 vakalarında rol oynadı. Glogauer, diş eti hastalığının nötrofil aktivitesini artıran bir kişinin şiddetli COVID-19 riskini artıran bir rol oynayabileceğini varsayıyor.

        Glogauer, “Periodontal hastalığı olan hastaların COVID-19 ile olumsuz sonuçlara sahip olma olasılığının çok daha yüksek olabileceğine dair kanıtlar var” diyor. “Nötrofiller, sitokin fırtınalarına neden olma riski en yüksek olan hücrelerdir. Tam olarak gösterdiğimiz hücre, periodontal hastalığı olan insanlarla hazırlandı.”

        Yeni çalışma The Journal of Dental Research’de yayınlandı.

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

araştırma | Toronto Üniversitesi

çeviri | new atlas

BAŞLIK GÖRSELİ | NEW ATLAS

Diş Eti Hastalığı Kalp Hastalığını, Diyabeti ve Hatta Alzheimer Hastalığını Nasıl Etkileyebilir? Read More »

100 Milyon Yıllık Kehribar İçinde Yeni Çiçek Türleri Keşfedildi

[New Atlas yazısından çevrilmiş ve düzenlenmiştir]
Tarih: 02.01.2021
Yazar: Fuat Bayrakçı
Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

        Yeni keşfedilen Valviloculus Pleristaminis çiçeği, kehribar içinde 100 milyon yıldır saklanıyor.     

        Yaygın olarak kehribar olarak bilinen fosilleşmiş ağaç reçinesi, paleontologlara antik ekosistemler hakkında olağanüstü bilgiler verir. Son altın zaman kapsülü keşfi, 100 milyon yıl öncesinden Orta Kretase dönemine kadar uzanan tamamen yeni, daha önce bilinmeyen bir çiçek cinsi ve türü belirleyen Oregon Eyalet Üniversitesi araştırmacılarından geldi.

        Araştırma, Jurassic Park yazarı Michael Crichton’a ilham veren efsanevi paleobiyolog George Poinar Jr. tarafından yönetildi. Yeni çiçek türü, 100 milyon yıllık zengin birikintileri ile bilinen kuzey Myanmar’ın bir bölgesinde bulunan kehribar içinde keşfedildi. 

        Keşif, bir tür anjiyosperm çiçekli bitkidir ve Valviloculus Pleristaminis olarak adlandırılmıştır. Şaşırtıcı derecede iyi korunmuş örnek, Poinar’ın şaşırtıcı ayrıntılar sergilediğini belirttiği bir erkek çiçektir.

        Poinar, “Çok küçük olmasına rağmen, hala kalan detay harika” diye açıklıyor. Örneğimiz muhtemelen bitki üzerinde, bazıları muhtemelen dişi olan birçok benzer çiçek içeren bir kümenin parçasıydı. Erkek çiçek küçüktür, yaklaşık 2 milimetre genişliğindedir, ancak anterler gökyüzünü işaret eden spiral şeklinde düzenlenmiş 50 kadar organına sahiptir.”

        Poinar’ın Myanmar’daki bu kehribar yataklarını araştıran çalışması, son birkaç on yılda çok çeşitli antik organizmaları ortaya çıkardı. Kehribar, bir zamanlar Gondwana olarak bilinen antik kıtanın bir parçası olan Batı Burma Bloğu adı verilen coğrafi bir bölgeden geliyor. Ve toplu olarak Poinar’ın çalışması, Batı Burma Bloğu’nun 200 ila 500 milyon yıl önce Gondwana’dan ayrıldığını öne süren geleneksel jeolojik zaman çizelgelerini sorguluyor.

        Poinar, bu büyük tektonik değişimin 100 milyon yıl kadar yakın zamanda gerçekleşmiş olabileceğini iddia ediyor. Kapalı tohumlupermlerin başlangıçta yaklaşık 100 milyon yıl önce evrimleştiği ve bugün genel olarak Avustralya, Afrika ve Güney Amerika’nın güney kıtaları olarak bildiğimiz şeye yayıldığı düşünüldüğünden, bu çalışma, Gondwana’nın tektonik göçünün jeologların şu anda inandıklarından çok daha yakın zamanda gerçekleşmiş olabileceğini göstermektedir.

        Son yıllarda, dünyanın farklı yerlerinden kehribar keşifleri, örümcekler ve tarih öncesi yılanlardan dev sperm ve memeli kan hücrelerine kadar çarpıcı bir antik organizma çeşitliliğini ortaya çıkardı. Bu inanılmaz derecede iyi korunmuş çiçek, milyonlarca yıl öncesinden eski ekosistemlere dair başka bir bakış açısı sunuyor.

        Poinar, “Bu tam olarak bir Noel çiçeği değil ama bir güzellik, özellikle de 100 milyon yıl önce var olan bir ormanın parçası olduğu düşünülürse,” diyor.

        Yeni çalışma, Journal of the Botanical Research Institute of Texas’da yayınlandı.

 

KAYNAKÇA VE İLERİ OKUMA

çeviri | new atlas

BAŞLIK GÖRSELİ | NEW ATLAS

100 Milyon Yıllık Kehribar İçinde Yeni Çiçek Türleri Keşfedildi Read More »

Bilim Nedir ?

[Özgün Yazıdır]
Tarih: 30.12.2020
Yazar: Emre Sezer
Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

        Bilim, neden, merak ve amaç besleyen fiziki evrenin deney, gözlem, düşünce aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik disiplinler bütünüdür. 

        Bu bilimin sıkıcı tanımıdır. Bu tür tanımlar çok açık bilgiler vermez bize. Bu yazıda sıkıcı tanımlar yerine bilimin ne iş yaptığı daha somut tanımlama ve örneklerle anlatmaya çalışacağım. İnsanlık kendi varlığını fark etmeye başladıktan sonra ilk rutin işi de oluşmuştu. Merak etmek. Kendini, neden acıktığı, neden canı yandığı, neden gece göremediği gibi günlük hayatındaki ihtiyaçlarının nedenlerini sorgulayarak ilk kez merak etti ve evrimsel sürecinin de her anında bu rutinini sürdürmeye devam etti.

        Başından beri sorular aynıydı ama ilk zamanlar cevaplar farklıydı ve her zaman tatmin edici değildi. İnsanlık, gündelik yaşantısını derinden etkileyen olaylar için doğru cevabı bulması gerektiğini biliyordu ve bunun için oluşturduğu yöntemlerle bilim adını verdi. Bilim gündelik hayatımızdaki sorunlara veya hayatımızı kolaylaştıracak yöntemler için de doğru cevapları arar. 

        Söz gelimi Nil nehrinin kenarında yaşayan bir topluluk Nil nehri taşınca tarlaları ve evleri zarar gördüğü için buna bir çözüm aradılar. İlk çözümleri adak adamak, dolunayda şarkı söylemek gibi yöntemler olsa da bunu yöntemlerin işe yaramadığını fark edince gözlem yapmaya başladılar ve bu gözlemlerini not aldılar. Daha sonrasında bu gözlem ve sistematik notları sayesinde zamanı yıla, yılı da mevsimlere bölerek belirli mevsimlerde tarlalarına ekim yapmamaya, evlerini suda dirençli malzemelerle ve tepe noktalara yapmaya başladılar. Böylelikle bilim farklı yerlerde ama benzer şekillerde gelişmeye başladı. 

        Zaman geçtikçe insanlarla beraber bilim de gelişti. Bir olgunun bilim olabilmesi için çeşitli kısıtlamalar getirildi. Daha ilk başta bilimi icat eden topluluğun yaptığı gibi önce problemin tespiti bilim yapmak birinci adımdır, daha sonra aynı topluluk gibi gözlem yapıp veri toplanması gerekir. Bu verilere dayanarak ortaya bir hipotez yani fikir atılır. Bu noktadan sonra her bilim insanı incelediği olaya araştırmacı önyargısıyla yani ürettiği hipotezi ile yaklaşır ve bu hipotezini çeşitli, kontrollü deneylerle sınar. Deneyler sonucunda hipotezi eğer geçerli değilse önceki adımlara geri döner ver eksik noktayı bulmaya çalışarak aynı adımları takip eder. Eğer yaptığı kontrollü deneyleri hipotezini destekliyorsa bir yöntem üretmiş demektir. Bilimin en harika özelliği de bilimsel teorilerle kanıtlanan her şey her ilk denemede kesinlikle çalışmasıdır. Yani bilim ne derse doğrudur ve bize asla yalan söyleyemez. Peki bilim neden bize yalan söyleyemez? Çünkü söylediği her şeyi kanıtlamak zorundadır. Bilim bir olguyu söylemeden bunu test eder ve deney ile hipotezi çelişiyorsa yukarıdaki basamakları takip ederek doğru cevabı arar ve sadece doğru cevabı bulduğunda konuşur.

        Kısaca toplamak gerekirse bilim hayatımızın her anında yaptığımız her işte vardır. Hayatımızı sürdürmemiz ve daha iyi bir yaşam için şarttır. Asla bize yoktan bir sayı vermez yaşadığımız evren nasıl çalışıyorsa sadece onu keşfeder ve kurallarını bize anlatmaya çalışır. 

 

 

KAYNAKÇA & İLERİ OKUMA

BİLİM | etymonline.comMISIR TAKVİMİ | wikipedia.org

başlık görseli | pıxabay.com

Bilim Nedir ? Read More »

Scroll to Top